image

Tunç Şehirlerin Nefesi

Dr.M.Akif Şahin

Dünya yeni bir döngüye girer. Yeryüzü uçsuz bucaksız bir değişimi çağırırdı. Son dünya savaşından günümüze akan ırmaklar, sürgün edilmiş, yön değiştirmiş. Gökyüzüne asılan, sana yazılan kaderin sarkacının sırrı çözülmüştü. Sen geldin, yanımda durdun, bastığı yeri uyandıran o geldi, ben zaten buradaydım. Biz olduk özgürlüğün ya da köleliğin beşiğini salladık. Duygularımızı toplayıp, düşüncelerimize ekleyip, küçük bir telefona hapsetmiştik. Düşündük sonra gün dönümünü bekledik ve doğanın bir hatası olarak karar verdik. Şehre keman çaldık, söyleyecek sözümüz vardı. Şehir suskun dudaklarını kıpırdatır, bir şeyler söylerdi. Gecenin gizemli rüyasının sırrı çözülürdü. Yıldızların kaderi, uzak hayatların habercisiydi. Kaderin kötü defteri açıldı. Sayfalar çevrildi, öğrenmeye gelenler, özneyle nesne birbirinde ayrıldı. Krallar uyandı, yerlilerin kralları geri döndü. Savaşçılar kuşandı, yeryüzü milletleri toplandı. Su ve toprağın sahibi yerlileri, isyancıları ve masumları öldüren savaşçıların yanıtlanmayan soruları vardı. Kışlalar doldu, boşaldı, aşkın tarihi yeniden yazıldı. Çağ değişti, sanal bir dünya meydana geldi. Her yaşamın ayrı bir programı vardı. Düşüncelerin yazılımı farklıydı, hayatların kurgusu bir bilgisayar yazılımına bağlıydı. Önce akıllı bilgisayar icat edildi. Sonra akıllı telefonlar piyasaya sürüldü. Aşkların bile yazılımı çıkarıldı. Bir işaret ve bir beğeni, yeni bir duygusal algıyı oluşturmaya başladı. Biraz insan kalan, çok az düşünen ve duygusal özellik taşıyan robotlar, insana yardım eder oldu. Sonra akıllı evler, tam otomatik ev eşyaları hayatımızın her yanını kuşatmaya başladı. Akıllı şehirler insanlığa hizmet için inşa edildi. İnsan biraz makineleşti, nehirlerde ve denizlerde balıklar sırtüstü yüzdü. Düşüncelerin yazılımına eklenen programlar önceki yaşanmışlıkların yıllarını saymadı, duygularımızı kovmaya başlamıştı. Tam o sırada, biz yeni bir yaşamın eşiğini aşındırdık. Dijital dünyanın serüvenini anlamaya ve yaşamaya başladık. Sanal kaosun içinde yerlilerin kökünü kurutarak kaybolduk. Dünyanın her bölgesine çok yakın, her bölgesinden çok uzak yaşadık. Aslında biz, kendimize çok yakın ve kendimizden çok uzak yaşamaya başladık. Makineleşen bir hayatın iskeletini taşıdık. O iskeletin dumana dönüşen ruhunu ağıtlarımızla süsledik. Önümüze yeni bir dünya çıkmıştı. Sır vermeyen şehir en değerli kayıpları için sessizce ağladı. Biz, bu kedere yas tutar olduk. Meşaleler, surlara sığınır, gökkuşağı ağlayacak diye korkularımız elbiselerimize birikirdi. Ağıtlarımızı yağmurlara dokunduran toprak, suskunluğunu bozardı. Yeniden caddeler şehrin iskeletiyle buluşur. Yeniden gün doğar, özgürlük olurdu. Güneş hep aynı yerde batardı. Bir gün daha tarih eskirdi. Aşk kendini günceller, duygusal eylemlerimizi yeniden başlatırdı. Eylemsizliğimiz, suların içinde dirilişimizi geciktirirdi. Sanal bir dünyanın ortasında, esareti cebimizde taşırdık. Ruhumuza yerleşen hantallık parmak uçlarımıza kadar uzar, serüvenimizi bir uçuruma sürüklerdi. Sonra fırtına kopar, şimşekler gökyüzünün koyu karanlık rüyasını bölerdi. Mevsimler değişir, bahar gelir, çiçekler açar. Derin bir ruhla yeniden irkilir, acı çeken insanlığımıza dokunurduk. İçimizden gelen sezgilerimizle özdeşleşir, ara sıra yanı başımızdaki denize bakardık. Yaratıcıya bağlanmakla umudumuz dirilir, onu kutsal günlerde hatırlardık, aşkı ve insanı birlikte düşünürdük. İnsanlığımıza yaptığımız ihaneti fark eder, içimiz burkulurdu. Dost olan bir kadının elinden zarar görürdük, bir kadının sessizliğinden yıkılırdık ve onun sözüyle doğrulurduk. Sanal dünyada hayallerimizi kaybeder, rüyalarımızı süsleyen makineler, duygularımıza kelepçe vururdu. Kokuşmuş bir hayatın dizlerinde oyalanmaya devam ederdik. Bazı günler sanal aşk bile, bizi terk ederdi. Duygularımız köhnemeye başlar. Tutku, kehanetleri anlatan cazibesini kaybederdi. Sevgiden yoksun bir hayatın içine sürüklenirdik. Ruhumuz anlamsız bir telaşın içine düşerdi. Telaş ve kargaşanın içine düştüğümüzü fark etmezdik. Toplumsal kaos başlar, acının rengiyle denizlerin tuzsuz hali oluşurdu. Biz gönüllü sessizliği tercih ederdik ve bu sessizlik, bize biraz insan olmayı hatırlatırdı.
Politik oyunlar, tunç nefesli şehrin umutlarını ezerdi. Şehir, kapitalin kırbaçlarıyla kıvranırdı. Düşlerimiz, avuçlarımızın içinde kaldırım taşlarına ihale edilirdi. Devrimciler, mücahitler ve milliyetçiler aynı şarkıları söylerdi. Yeryüzünün en uzak ülkelerinde, ayrı milletler aynı acıyla kıvranır, aynı şarkıya nakarat olurdu. Aynı bilgisayar oyununda rekor kırar, yeni umutlar için zamanın casusu bizi öldürürdü. İdeolojiler körebe oynar, beynimizi parçalayan umutları azınlıklar paylaşırdı. Azınlıklar öfkeli gün batımını sessizce savunur, ancak yine de azınlık kalırdı. Şehrin sakin köşelerine çekilirdik. Erdemin kollarına sığınır, şehrin iskeletini yeniden kurardık. Parklarda şöhret tam bir masal olur, yeşil hayat ağacının altında ağlaşarak beklerdik. Suskun sokaklarda gezinir, çocuk seslerine aldırmazdık. Yaşlıları dinler, daha çok hata yapardık. Gece gündüzü teslim alır, rüyalarımıza umutlarımız dökülürdü. Karanlık sessizce çekilir, güneş her sabah doğardı. Denize düşen yıldızlar, kavrularak yok olurdu. Şehir, sükûnetin sessizliğini dinlemeye başlar. Şehir sessizlik emrine uyar, yerliler böylece irkilmeye başlardı. Duygularımız hayati tehlikeler nedeni ile kelepçelenirdi. İçimize doğan ürpertiler tenimize yapışır, dilimiz susardı. Bedenimiz her ritme göre, farklı dillerde aynı danslara eşlik ederdi. Biz şehrin içinde değil, şehir bizim içimizde büyür ve hafızamızda kalırdı. Her gün bir şeyler bırakır, bir şeyler toplardık. Şehri hırkamızın cebinde taşırdık. O da bizi taşır, her dakika başka bir yana savrulur, şehir savrulur avuçlarımız arasında paramparça olurdu. Dağınıklığımız umutlarımızla birleşir. Şehirle yorulur, onunla yaşlanırdık. Şehrin azizleriyle kaybolan evlatlarımızı beklerdik. Bir derviş edasıyla onların yolunu gözetir, şehri derdest eden yolcuların umutlarını saklardık. Gökyüzünün istilaya uğramamış, katlarında yıldızların ışığıyla gecelerimize doğardık. Gecenin örtüsünü kaldıran şarkılar vardı, dürüst olmak ve ihanet etmek için o şarkıları söyleyen âşıklarını izler, yetimlerin gözyaşlarını silmek için mültecilerle ağlaşırdık. Kırlangıçların kanatları gibi tutsak edilir, aşklarımız çiğnenir, parkların gizemine saklanırdık. Şehrin düşlerini, esen firari rüzgâra anlatırdık. Güneşin kavurduğu yapraklar dökülür, sosyal medyanın süsleri olurdu. Asileşen rüzgârı bekler, aşkın sır çıkmayan dudaklarına sığınırdık. Metalik müziklerin ruhuyla ıssız parklarda gezinir, türkülerin nakaratlarını, yağan yağmurla tekrarlar, her sonbahar geldiğinde şehir kendiyle yüzleşmek isterdi. Kabuklarını dökmek istercesine suçlular gibi şehir silkinirdi. Çığlıkları, yüreğimize kadar ulaşırdı. Bu çığlıkları dinler, ruhumuz yatışır ve umutlarımız köklenirdi. Hayal kurmamıza izin vermeyenlere inat köklerimizin filizlenmesi için şehrin en geniş meydanında uzun zaman beklerdik.
Aşk için yazılan şiirin mısralarına dokunup, onun tılsımıyla yeryüzünde kaybolduk. Şimdi bir yığın çığlığı kucağımıza aldık. Beyaz bir kelebeğin kanatlarına tutunduk. Kederli bedenimiz, renkli elbiselerle süslendi. Kıyamete akan bir nehrin sularında durulanmak için yürür, modern dünyaya göç ederdik. Azizlerin çağrısıyla sessizliğe yürüyen insanlığa katılır, şehrin hüzünlerini toplar olduk. Duygularımıza karışan hüznü, yüreğimize zımbalayan aşkı güncellenmeye başladık. Modaya mahkûm olduk, makyajlanmış esareti yüzümüzde taşıdık. Makineler gibi, duygularımızda donup kaldı. Şehir, sevdiğini kendi sokaklarında kaybeder oldu. Ufukları kızıllaştı, dünya yasa boğuldu. Bizim için, yeryüzü yeniden dirildi, sokaklar müzik sesine giden yolcuları sakladı, parklarda günahkarlar bilendi. Ellerimize dokunan aşkın gözyaşlarını, saksıdaki çiçeklere döker olduk. Umutlarımız boynumuza asar, şehrin parklarında dolaşır, sonunda banka kasalarına kilitlerdik. Duygularımız, sessizce boynumuza yapışır, bir çalgının notasına birikirdi. Puslu havaların serüvenlerini, aşk için yaşadıklarımızı gerilerde bırakırdık. Sırları saklayan nefer, yanarak dumanı tüten bir gösteriyle tutsak edilirdi. Çoğu zaman, elimizdeki makineler aziz insanlara sır vermez, susardı. Yüzyılın suskun kelebekleri olarak aşkın suskun esaretini hayırseverler satın alırdı. Kelimeler tutsak edilir, konuşmamız yasaklanır, denizin ortasında pusulasız kalırdık. Kelimeler gerçek insanlığın kaderine ve bizim dilimize yapışırdı. Demir kafeslere ihaneti suistimal edilen suskunluğumuzu hapsederdik. Sanal dünya, yasallaşan cehennem düğümleri her yanımızı kuşatırdı. Boyun eğerek yaşamaya, yalan söyleyerek ölmeye davet eden plastik bir insanlık türedi. Post modern çağın ikiyüzlü gözyaşları kurudu. Suçlarımız, gizli dosyalarda saklanırdı. Ruhumuzun içine kurulan kaleler yıkılırdı. Geleceğimiz, taşınabilir geçmişimizle ipotek edilirdi. Duygularımız, pazarlıkların vazgeçilmez sermayesi olurdu. Aşkı, bulutların gölgesinde ve kelebeklerin kanatlarında yaşardık. Tebessümleri, vatansever ılıman bir sessizliğe bırakırdı. Şarkılarımız, baş belası sirenlere karışırdı. Yüreğimizde biriken sevinçlerimiz geceleri çalınırdı. Seslerin içinde, çığlıkları duyduğumuz sessizliğe gömülürdük. Duygularımız, yaşadığımız sandığımız zamanla kirlenirdi, tanınmış yüzlerimiz alkışlanırdı. Heyecanlarımız, şarkıların nakaratlarıyla umutlanırdı. Zehrini yüreğine akıtan akrebin tutkusuyla aşklarımız bilenir, seslerin içindeki korkularımızla yüzleşmek adına yaşardık. Hayatın arkasında, önünde, sağında ve solunda uçurumlar oluşurdu. Çoğu zaman fark etmez, yürürlükteki yasaya göre yaşardık. Kaos halinde gürültünün gölgesine sığınır, geniş bir ufkun eteğinde sessizce beklerdik. Ruh ve beden diliyle mücadele eder, edepsiz ütopyalar oluşurdu. Hayatın içindeki sessizliğe kulak verirdik. İç dünyamızdan çıkan çığlıkların koyu rengini görür, güzel sesini duyardık. Kalabalıkların bağrışmaları, dünyanın kemerine asılır, sessizliğimizi gölgelerdi. Kelimelere sükûnet içinde ateşler tutuşur, ruhlar temizlenir, aşka bir burgu saplanırdı. Ağıtlarımız karanlıkta şehre yayılır, şafaktan utanır, tutkularımız duygularımızdan çalınırdı. Aşkın vacip sayılan şiirini söylerdi. Şehirlerden kovulan memnu sürgünümüz tutsak edilir, bir bilgisayarın hard diskinde saklanırdı. Hepimiz suçlu olur, etrafımızdan dost olmaz yalnızlığımız, yalnız kalırdı.
İnsanlığın erdemli yolundan yürür, zorlu geçitlerinden geçmeye cesaret ederdik. Kaosu yok eden güneşin ışıklarını alkışlar, gündüzü yudumlayan özgürlüğü arzulardık. Kurtuluş ışığı ruh dünyamıza sızar, biz bu tasarının birer parçası olurduk. İnsan yaşarken kendi tarihini yazar, biz önce yaşar, sonra yazar ve en sonun da başkalarının gözleriyle okurduk. Serüvenimizi, sevgilimizi ve düşmanımızı duygularımıza hapseder, adalet gününü bekleyerek yaşardık. İnsanoğlunu sever, tarihin zar oyununa kırgınlığımızı gizlerdik. Tabiat kabuk değiştirir, bize ölümü fısıldardı. Sonra yok oluş korkusu başlar, tarihe geçer, ölüm, beyaz kefeniyle ruhumuza sinerdi. Savaşlara şahit olunca korkularımız tazelenir. Aslında çok iyi bilirdik ki ölüm korkusu, hayatın hedeflerini yitirme kaygısıyla başlardı. Hayatı kanıtlayan düşünceyle, aşka tutunma melekemizi beslerdik. Yanı başımızda evrensel değerlerin görkemli eserleri dururdu, başımızı kaldırıp bakmazdık. Ezilmiş ve yenilmişliği yaşardık. Dünya, patlamaya hazır bir volkan gibi sarsılır. Her kıta ve ülkede insanlık fokurdamaya devam eder. İnsanlık, erdemlilerin yoluna girerse gönüllerimiz temizlenirdi. Bir gönül aklanırsa, dünya arınırdı. Bir beyin özgürleşirse değişim başlardı. Bir umuttur, bir gerçektir, bilirdik.


    Yazımızı Paylaşın;