image

Toplumsal Çöküş / Derleme

Müjdat Gökçe

Toplum diye bir olgudan, toplumsal hayattan, toplumsal değişimden ve toplumların değişmesinden söz edilebildiğine göre toplumsal çöküşten de söz edilebileceği açıktır.
Toplumsal çöküş ifadesinin Kur'an'daki asıl karşılığı toplumların çöküp yok olmasını dile getiren helak kavramıdır.
Kur' an' da ele alınan toplumsal helakin, insanlığın tekrar diriltilmek üzere toptan helakiyle ya da bu dünyayı terk etmeleriyle gerçekleşecek olan kıyamet helaki değil, kıyamet öncesi dünyevi helale olduğudur. Ayrıca vurgulamak gerekir ki Kur'an, medeniyet ve toplumların çöküşünü, yaptıkları yüzünden Allah'ın onlara bir cezası olarak ele almaktadır.
Kur'an’da, bireysel planda bir takım hüküm ve yasalardan bahsettiği gibi, toplumsal planda da birtakım yasalardan bahsetmektedir. Nitekim helale olgusu da Kur'an'da çoğunlukla söz konusu yasalar -ki Kur'an'a göre bu yasalar İlahldir- çerçevesinde toplumsal alanda gündeme getirilmektedir.
Kur' an kıssalarında peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin Allah tarafından ortadan kaldırıldıktan belirtilirken hep sosyal bir helakten söz edilmektedir.
Kur'an'da Allah'ın yasalarından bahsedilmesinin en önemli nedenlerinden birinin, insanların bu yasalan öğrenip geçmiş toplumların yok oluşundan ders ve İbretler çıkarmasını sağlamak olduğunu söylemek mümkündür.
Yüce Allah insana hükmetme, hükümdar olma ülküsünü verdiği için, insanlar başkalarını idarelerine alma amacıyla savaşı gerekli görmüşler, böylece toplumlar, milletler kaynaşmak zorunda kalmış ve birbirinin kültüründen, ilminden, sanat ve başarısının birikiminden yararlanmışlar, bu sûretle ilim, sanat ve felsefe geliştirmişlerdir.
Allah bir topluluğa iyi işleri kötü işlerine oranla daha aşağı düzeye düşünceye kadar müsamaha gösterir. Ancak bu sınır aşılınca o günahkâr ve rezil topluluğa artık hiçbir mühlet verilmez.
Kötülüklerin yaygınlık kazandığı, günahların aşikâr işlendiği, ahlâk ve terbiyenin kalmadığı toplumlar, insanlığa ve medeniyete büyük beladırlar. Bu topluluklara artık herhangi bir öğüt ve nasihat fayda vermemektedir. Böyle toplumların zayıflamaları ve hatta yok olmaları kaçınılmazdır.
Kur'ân kıssaları, milletlerin ilerlemeleri ve yok olmalarıyla alakalı bazı kevnî yasaları içermektedir. Bu evrensel yasaların öğrenilmesi, âdeta doğadaki değişik bilimleri ve maddenin birbirleriyle olan ilişkisini sağlayan kuralları bilmek gibidir.
Kur'ân-ı Kerim tıpkı fizik kanunları gibi, önceki ümmetlerin başlarına gelenlerden, leh ve aleyhlerindeki olaylardan değişmeyen kevnî yasalar olarak söz etmektedir. Bu yasalar, nasıl önceki topluluklar için geçerli olduysa, aynı şekilde daha sonrakiler için de geçerli olacaktır. Çünkü canlılar arasındaki irtibatı sağlayan gerçekler, yer ve göğün unsurları arasında irtibatı sağlayan maddî gerçekler gibidir.
Kur'ân kıssalarında toplumların yükselme ve ilerleme sebepleri anlatıldığı gibi, milletlerin çöküp yok olma sebepleri de anlatılmakta ve bunların Allah'ın varlıklar hakkındaki değişmez yasaları gereği olduğu vurgulanmaktadır.
Kur' an ayetlerinden anlaşıldığına göre helaki hak eden değişip-bozulmuş toplum helak edilmeden önce helak için uygun bir zemin ve birtakım şartlar oluşması gerekmektedir. Bu noktada belki de ilk olarak söylenecek husus, toplum içerisinde ıslah eden, toplumu düzeltme uğraşısı veren kimse veya gruplar varken toplumun çökertilmeyeceğidir.
Toplumların helake oluşlarını bolca örnekler vererek kıssalarla sunan Kur'an, sık sık medeniyet veya toplumların süreksizliğinden, yani yıkılan kuşağın ardından tamamen yeni bir kuşakla yeni bir başlangıç yapılışından söz etmekte ve toptan çökertilen bir toplumun bir daha dünya hayatına dönemeyeceğini ısrarla vurgulamaktadır.
İnsanların zengin ve müreffeh bir yaşam elde etmeleri için uyulması gereken birtakım yasalar vardır. Yüce Allah, insanların değişime uğramalarını kendi iradelerine bırakmıştır. Bu konudaki ilâhî iradenin de insan iradesine endekslendiğini söyleyebiliriz. Çünkü insanlar kendi nefislerini/öz benliklerini değiştirmedikçe Allah değiştirmez. Nefiste olanın değişmesi ise; ancak alemde olan-bitenin farkına varmak, onlar hakkında yeterli bilgi edinmek, kendilerini değiştirmeyen toplumların akıbetlerini araştırmak, rüşd yolunu keşfetmek ve bu yol üzerinde yürüme cesaretini göstermekle mümkündür.
İnsanın başına gelen sıkıntılar kendi nefsinden ve yapıp ettiklerinden kaynaklanmaktadır. O halde insanlar, başlarına felâketler geldiği zaman başkasını suçlamadan önce kendilerini sorgulayıp bu duruma düşmelerine neden olan hususları araştırmalıdırlar. Ne var ki insanlar, içine düştükleri sıkıntılar karşısında savunma mekanizmalarını devreye sokmakta ve başkalarını suçlama kolaylığına kaçmaktadırlar. İnsanoğlu bedenini hastalıklara karşı korumak için nasıl tedbir alması gerekiyorsa, aynı şekilde musibetleri celbeden hastalıklara karşı da koruyucu tedbirler almak zorundadır. Bu da ancak sünnetullahın fertler ve toplumlar hakkındaki işleyişinin araştırılıp bilinmesi sonucunda, toplumu geriletip tahrip eden nedenlerden kaçınmak ve onu ileriye götüren vasıtalara sarılmak ve gereklerini sabır ve sebatla yerine getirmekle mümkündür.
Beşer hayatındaki değişmez yasaların gözler önüne serilmesi için Yüce Allah Kur'ân'da, insanlığın tarih boyunca yaşadığı serüveni; değişmeyen sünnetûllahı ortaya koymak, insanların bu olup bitenden ders alıp aleyhine olacak davranışlardan kaçınmak amacıyla değişik vesilelerle zikretmiş ve insanlardan varlıklar konusundaki bu değişmez yasayı incelemelerini istemiştir. Her şeyden önce Kur'ân, toplumların gelişme ve ilerlemelerinin değişmeyen yasalar çerçevesinde olduğunu belirtmektedir.
Sünnetullahın evrenselliği ve değişmezliği ilkesi; tarihteki örnek olaylardan soyutlanan yasaların önemini vurgulamakta, tarihin rastgele olaylar zincirinden ibaret olmadığını, aksine Allah'ın koyduğu yasa ve kurallara göre işlediğini belirtmektedir. Bunun yanında Allah'ın, kimsenin hatırı için davranış tarzını değiştirmeyeceği ve sünnetullahın hiç kimse için ayırım yapmadan işleyen bir süreç olduğu düşüncesini vermekte, bu da bir anlamda tarihin işleyişinde "objektifliğin" olduğunu ima etmektedir.
Kur' an, toplumların çöküşünü, toplumsal çöküş teorilerinin yaptığı gibi, coğrafya, demografya, ekonomi, karizmatik şahsiyet veya yaratıcı azınlık gibi toplumların iradesi dışında bulunan birtakım etkenlere bağlamamaktadır. Kur'an'a göre tarihin işleyişi, değişmenin yönü ve çöküşün gerçekleşmesi noktasında temel etkin faktör insanlardır.
Kur'ân âyetleri geçmişlerin tarihlerini incelemenin, doğa ve toplumsal yasaları bilmenin önemine ve bu yasaların tıpkı güneş, ay ve diğer doğal fenomenlerin belli ve değişmez kurallar doğrultusunda hareket ettikleri gibi değişmezliğine dikkat çekmektedir.
Dolayısıyla insanlar kendi özgür iradeleriyle yaptıklarının sonuçlarına katlanmak zorundadırlar. Bu durumda tabir caizse toplumlar ne ekerlerse onu biçerler. O yüzden denilebilir ki Kur' an, çöküşü toplumların bir hak edişi olarak değerlendirmekte ve çöküşün suçlularının, insanların kendileri olduğunu vurgulamaktadır.
Esasen toplumların çöküşünün toplumsal nedenlerinden bahsedilebiliyorsa, insanların hür iradelerine vurgu yapılmak istendiği açıktır.
Kur'an, toplumların çöküşünde, başka bir ifadeyle Allah'ın toplumları yıkıma uğratmasında veya bir toplumun yerine başka bir toplum getirmesinde sorumluluğu insana vermektedir. İnsanlar kendi ifadeleriyle çöküş şartlanın ve nedenlerini oluşturduktan sonra Allah, sünneti gereği çöküşü gerçekleştirmektedir. Yani çöküşün müsebbibi insan olmaktadır.
Evrende sebepsiz, tesadüfî bir şey olmadığı gibi, insan topluluklarında meydana gelen değişiklikler de tesadüfî değildir. Her varlığın bağlı bulunduğu bir düzen vardır. Evrende kendiliğinden ve ölçüsüz olan hiçbir şey yoktur. Evrende geçerli ilâhî yasalar, doğa olayları ile ilgili olduğu gibi, toplumsal olaylarla da ilgilidir. Toplumların yükselmeleri, geri kalmaları, çökmeleri gibi olaylar kendiliğinden ve tesadüf eseri değil, evrensel ilâhî yasalar çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Yukarıya atılan bir taşın yere düşmesi, nasıl yerçekimi kanunu çerçevesinde gerçekleşiyorsa, aynı şekilde bir toplumun yükselmesi ve çöküp tarih sahnesinden silinmesi de belli birtakım yasalar çerçevesinde olmaktadır.
Toplumları çöküşe götüren nedenleri şöyle sıralayabiliriz; Peygamberleri Yalanlamak, Mucizelere İnanmamak, Zulmün Yaygınlaşması, Fesâdın Yaygınlaşması
Kur'ân ayetlerinde bir toplumun, yeteri ölçüde uyarılmadığı veya tam bir ahlâkî dejenerasyona girmediği sürece helâk edilmeyeceği belirtilmektedir. İlâhî yasalar gereği, peygamberleri yalanlayıp isyan eden, Allah'ın emirlerine karşı gelen, insanlara zulmeden veya Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük eden toplumlar hem dünyada hem ahirette Allah'ın azabına uğrarlar. Bu toplumların dünyadaki azapları; medeniyet ve uygarlıkta geri kalmaları, ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelmeleri, iç barış ve güvenin yok olması veya toplumun genel bir felâketle tarih sahnesinden silinmesi gibi cezalarla olmaktadır.
Bir toplumun, varlığını sürdürebilmesi için mutlaka Allah'a inanması gerekmemektedir. Toplumu yokluğa sevk eden etken küfür değil zulümdür. Eğer bir toplum kâfir olduğu halde, yöneticileri halka ve halk da birbirlerine zulmetmezse ilâhî yasa gereği o toplum varlığını sürdürecektir.
Bir toplumun varlığını sürdürmesi ve dünyadaki işlerinin düzene girip istikrara kavuşması, toplumun sahip olduğu inançtan ziyade yönetim erkinin kamu alanındaki icraat biçimine bağlıdır. Bir toplumda işler adil bir şekilde yürütülüp, kimseye haksızlık edilmiyorsa, ilâhî yasa gereği o toplumun ilerlemesi, huzur ve refaha kavuşması mukadderdir. Toplumun mümin veya kâfir olması sonucu değiştirmeyecektir. Bunun zıddı olarak da zulmün ve haksızlığın yaygınlık kazandığı, insan onurunun ayaklar altına alındığı, insan hak ve hürriyetlerine riayet edilmediği bir toplumun; inancının doğru veya yanlış olduğuna bakılmaksızın, güçsüz hale gelmesi ve tarih sahnesinden yok olup gitmesi de ilâhî yasa gereğidir.
Bir memleket halkı, Şuayb kavmi gibi başkasının hukukuna tecavüz etmez; Lût kavmi gibi cinsî sapıklığa girmez, Hûd kavmi gibi halka zulmetmez, Firavun kavmi gibi güçsüzleri köle edinen zorbalara boyun eğmez, toplumsal, medenî ve eğitim-öğretim işlerinde adil davranırlarsa, sadece şirk koşmaları yüzünden Allah onları helâk etmez. Bir toplumun sünnetullah gereği helâk olabilmesi için fiil ve kararlarına fesâdın da bulaşması gerekir. Çünkü fesâd uygarlıkları yok eden bir zulümdür.
Önceki kavimler, nasıl yeryüzünde çıkardıkları fesâd ve yaptıkları zulümler yüzünden helâk olmuşlarsa, benzeri davranışlarda bulunan sonraki toplumların da aynı akıbete uğramaları kaçınılmaz olacaktır.
Zulüm nasıl insanların dünya ve ahirette cezalandırılmalarına sebep oluyorsa, aynı şekilde zâlimleri desteklemek, onlara taraftar görünmek gibi zâlimin zulmünü onaylama anlamına gelen her türlü eylem de ilâhî cezayı gerektirir.
Yüce Allah zâlim liderleri yerdiği gibi onların zulmüne alet olan askerlerini de yermiştir. İlahi yasa gereği zâlim liderler, taraftarlarıyla birlikte yok olup gideceklerdir.
Genel azaptan kurtulmak için zulüm işlemekten kaçınmak veya zalime yardımcı olmamak yeterli değil, aynı zamanda zalimin zulmüne engel olmak da gerekmektedir. Nitekim hadiste zalimin zulmüne engel olmayanların kuşatıcı bir azaba uğramalarının çok yakın olduğu bildirilmektedir.
İlâhî yasa gereği zalim liderler ve onlara yardımcı olanlar nasıl dünyada birlikte cezalandırıldıysalar, ahirette de cehennem azabını birlikte çekeceklerdir.
Bir topluluk haktan sapıp batıla girer ve arzularına uyarsa ahlâkı bozulur ve hastalıklı bir toplum haline gelir. Böyle bir toplumda fitne ve fesat yayılır, anarşinin önüne geçilmez olur. İşte böyle bir topluma Allah, kendilerini aşağılayacak ve onları hükümranlığı altına alacak birilerini musallat edecektir. Onlar, ahirette uğrayacakları azaptan başka, daha bu dünyada iken yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. Eğer bu toplum, başına gelen musibetlerden ders almaz ve doğru yola dönmezse tarih sahnesinden yok olup gidecektir.
Çöküş sürecine giren bir toplumda egemen olan baskı; rahat ve lüks içinde yaşamanın bir sonucu olsa gerektir. Lüks yaşama anlayışının egemen olduğu bir toplumda, insanların manevî denetim mekanizmaları ve toplumsal disiplin bilinçleri mütemadiyen gevşer. Toplumu ayakta tutan bu dinamiklerin gevşemesiyle güç ve iktidar sahibi olanların insanlara zulmetmeleri, fakir ve güçsüzlerin baskılara maruz kalmaları yaygınlaşır. Bu da toplumun sonunu hazırlayan temel bir faktördür.
Kur'an'a göre Allah Teala, milletlerin yükseliş, düşüş ve çöküşlerini idare eden bir takım yasa ve hükümler koymuş olup bunları icra etmektedir. Ancak bu demek değildir ki toplumsal ve tarihsel yasalar büsbütün insan bilinci ve iradesinden bağımsız işlemektedir.
Kur' an, toplumsal çöküşü hak etmiş olan toplumların yok oluşlarının, kendileri hiç farkında olmadan ansızın gerçekleşebileceği gibi açık bir şekilde kendileri göre göre de gerçekleşebileceğini belirtmektedir. Nitekim Ad kavmi, kendi gözleriyle göre göre kökleri kesen bir rüzgârın yedi gece sekiz gün esmesi sonucu yok olurken, Lut ve Semud toplumları ansızın çökmüşlerdir.
Kur' an, çöküş aşamasına girmiş olan bir toplumun, çöküşünün alt yapısının hazırlanması için sosyal birtakım vesilelerle karışacağını, birbirini kıracağını, birbirine baskı, zulüm ve kötülük yapacağını belirtmektedir.
Günümüz bilgi ve iletişim çağında farklı kültürlerle derin ilişkilerin ve etkileşimlerin yoğun bir şekilde yaşanıyor olmasına karşın İslam toplumları Kur'an ve Sünnet kaynaklı zihinsel ve ahlaki değerler üzerindeki davranışlarını o değerleri koruyacak biçimde geliştirememeleri sonucu kaçınılmaz olarak yeni İslam tasarımları gündeme gelmektedir.
Bir toplum içinde yaşayan her fert, bir şeylerin mirasçısıdır; geleneklerinden, temsillerinden ve inançlarından sıyrılamaz. Bu açıdan sosyal düzende boş levha mümkün değildir. Kişi kendini verili bir kültürün, bir tarihin ve bir geleneğin içinde bulur. Bu sebeple, gelenekler geçmişin düşüncelerini, gereksinimlerini ve duygularını temsil ederler ve bütün ağırlığıyla ferdin üzerine yüklenip varlıklarını kuşaktan kuşağa devrederek otoritesini yüzyıllar boyunca muhafaza etme eğilimini taşırlar.
Toplumlar yaşadıkları anı, ancak geçmiş ve gelecek arasında doğru birleştirmeler sonucunda ortaya çıkardıkları çizgiyi izleyerek anlama imkanına sahiptir.
Toplumların etik ve ahlakî değerlerden yoksun, sadece maddi varlığın etkinleştirdiği gücü ön plana çıkarıp tek yönlü olarak oluşturduğu uygarlık, bu haliyle uzun süre ayakta kalmaya dayanamayıp yorgun düşmekte ve tarih sahnesinin bir köşesine yığılıp kalmaktadır.
Geçmiş ve şimdi arasındaki bu bağlantı kurulmadan tarihin bütünlük içinde anlaşılabilmesi mümkün değildir. Çünkü toplumsal eylem ve kararlarda geçmişten intikal eden mirasın oldukça önemli bir etkisi ve katkısı vardır ve geçmiş, şimdinin ayakta kalışım sağlamaktadır. Geçmişiyle paylaştığı bir dünyada yaşadığının farkına varan toplum, kendisinin bu dünyaya, tarihe, hangi koşullar altında katıldığım ancak bu yolla öğrenebilecek ve duruş noktasında da kendi misyonunu belirleyebilecektir.
Her toplum bir yandan kendini var eden değerleri korumaya çalışırken bir yandan da gelişip güçlenmesinin lokomotifi olan dinamik unsurlarını yenileme, değerler üzerindeki normatif yaşantılarına yeni biçimler kazandırma ihtiyacındadır.
Toplumda temel değerlerin korunacak olması, bu değerler üzerindeki normatif davranışların değişmezliği anlamına gelmemelidir. İslam temel değerimizdir ve onun Kitap ve Sünnet kaynaklı bütün kuralları yaşatılacaktır. Fakat bu kuralların uygulanması ile ilgili beşerî biçimlendirmelerle oluşan normatif davranışların değişime açık tutulması dinin yaşanabilirlik kabiliyetinin devamı için zaruridir.
Temel zihni ve ahlaki değerlerin özünden ve karakterinden sapmadan, modem hayat içinde uygun yaşantı yollarının bulunabilmesi, dini değerlerin toplumun her kesiminde yaşanmasına imkân verecek ve böylece yeni din tasarımlarına gerek ve gerekçe kalmayacaktır.
Değerler ile yaşantılar arasındaki çelişkiler elbette sorgulanacak ve naslar yeniden yorumlanacaktır; ama, unutulmaması gereken husus şudur: İslam'ın yorumlana bilirlik potansiyeli, Kur' anı eline alan herkesin temelsiz bir görecelikle dini anlayışı konjonktürün esintilerine göre seslendirmesine imkân veren bir inisiyatif alanı olarak görülemez.
Toplum bütünlüğü, yerel nitelikleri ve alt kimlikleri yok sayıp onları tek düze insan tipolojisi içinde eriterek sağlanan şey değil, aksine bu farklılıkları kültürel zenginlik kabul edip onların gelişmesine izin vererek sağlanan şeydir. Yine denildiği gibi farklılık, çevremizdeki dünyayı tasnif etmemize izin veren şeydir ve zaten çevremizdeki dünya da farklılıklar üstüne inşa edilmiştir (Mardin, 1999).
Toplum yapısını, farklılıklarla zenginleşen, zenginleştikçe güçlenen bileşkeler düzeni şeklinde görmedikçe salt modernist tutkularla doğal oluşumları sıkıştırmanın sosyal değişimin sağlıklı yönde seyrine katkı sağlanamayacağı açıktır. Çünkü etki-tepki kuralı gereği tepkisel olarak diriltilen yerel nitelikler hiçbir zaman özgün rasyonel değerler olmamakta, çoğunlukla bir grubun politik taleplerini karşılamak üzere inşa edilen ve politik düzeyde kendine yer bulan kurgular olmaktan öteye geçmemektedir (Aktay, 1999).
Temel değerler üzerindeki değişim toplumun ahlak ve zihniyet dünyası ile ilgilidir. Ahlak ve zihniyet dünyasındaki değişmeler ise dönüşüme ve başkalaşıma götürür ki, toplumda temel değerler üzerinde sağlanan müştereklik dönüşüm ve başkalaşım konusunda sağlanamayacağından toplumda birlik ve bütünlüğü sarsan kargaşa ve kaos ortamı doğar.
İslam toplumu tarihte benzer krizleri; Kur’an mesajını nesnel bilgi zemininde inşa eden bir düşünce geliştirerek; herkese güvenilir bir yaşam alanı açan ahlâkî erdemlere hayat hakkı tanıyarak ve bunları insanların zihnine ve kalbine taşıyacak ikna edici bir dil geliştirerek aşmıştır.
Vahyin tecrübesi olan gelenekle bağlantıyı kesip dini, modem hayatın ilkeleri ve sembolleri şemasında uygun bir yere yerleştirme çabası, din ile modernizmin arasında bocalayan bir kararsızlığın göstergesidir. Bu çabalar, insanın manevi dünyası ile ilgili kişilik problemlerine hiçbir zaman çözüm getiremeyeceği gibi kendi doğrultusunda ikna edici tatminkâr bir hedefe de ulaşamayacaktır.
Tarih göstermiştir ki, büyük güçlerden birinin yükselişi ve düşüşü, genelde askeri mücadeleler neticesinde olmuştur. Bu ise, devletlerin ekonomik kaynaklarını verimli bir şekilde kullanması, askeri kudretini büyütmesi ve sürdürmesiyle gerçekleşmiştir. Bu durumun oluşmasında, diğer devletlere kıyasla ekonomik ve askeri yönden güçlü olmak, kaynakları verimli ve etkili bir şekilde kullanmak ve askeri güç ile ekonomik yeterlilik arasında bir denge sağlamak çabasının da etkisi bulunmaktadır. Ayrıca, farklı toplumlar arasında eşitsiz ve dengesiz büyüme ve diğer toplumlar üzerinde hâkimiyet kuracak teknolojik üstünlüğe sahip olma da, yerkürede hâkimiyet süren devletlerin güçlerinde zayıflamaya ve bir süre sonra da gerilemeye neden olan etmenler arasında yer almaktadır.
Tarihsel olarak devletlerin ve/ya imparatorlukların gerileme ve yıkılış sebeplerine bakıldığında, dönemsel olarak cereyan eden bölgesel ve küresel savaşlar, iç çatışma, isyan, ihtilal ve hükümet darbeleri gibi durumların temelinde, ekonomik olarak verimliliğin düşmesi, üretim kapasitesinin azalması, ülkesel ve uluslararası krizler yaşanması, iktidar mücadelelerinin (taht/hanedan kavgaları) ortaya çıkması, askeri güç ile ekonomik imkânlar arasında yetersizlikler ve dengesizlikler yaşanması, devletlerin bir süre sonra hegemonik ve başat güç konumunu kaybetmesi, dünya sisteminde meydana gelen küresel değişiklikler ve buna bir de modern zamanlarda devletleri hayli zorlayan küreselleşme durumlarının olduğu görülmektedir.
Bir vahiy dili ve kutsal metin olan Kur' an, toplumların çöküşünü kıssalar yoluyla bol bol örnekler verip zenginleştirerek ele alırken, iniş amacına uygun bir dille, yaşayan toplumlara ısrarla mesaj vermek istemekte ve olanlardan ders almayanların sonunun da çöküş olacağını vurgulamaktadır.
Dünyanın, çok hızlı bir değişim geçirdiği ve sürekli yeniden yapılandığı dikkate alınırsa, kalkınma çabası içinde olan Müslümanların, mutlaka yeni bir tarih bilincine ve dünya görüşüne sahip olmaları gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.

Son Söz
Allah'ın insanları cezalandırması; küfür, fesat ve azgınlıklarının doğal bir sonucudur. Toplumdaki yöneticilerin işledikleri haksızlıklar yaygınlaşır, cehalet her tarafı kuşatır ve toplumda ahlâk diye bir şey kalmazsa o zaman kargaşa ve anarşinin baş göstermemesi için bir neden kalmaz. Bu kural hangi asırda veya toplumda olursa olsun değişmez.
Kur'ân, toplumların gelişmeleri ve ilerlemelerinin değişmeyen yasalar çerçevesinde olduğunu belirtmektedir. Fert veya toplumun ruhsal durumu, ahlâkî yapısı, hayata bakışı, insanlar arasındaki ilişkilerinin şekli, Allah ve varlık karşısında takındığı tavır ve konumu gibi belli başlı hususlar, medeniyetin veya toplumun tarihî seyrini etkileyen en önemli faktörlerdir. Sünnetullahın doğasını anlayıp algılayan “akıl sahibi” insanlar, tarihe müdahale ederek onun akışını değiştirebilir, onu yönlendirebilir ve geçmişlerin yaptıkları hataları işlememekle de kurdukları medeniyet ve uygarlıkların yaşam sürelerini uzatabilirler.
Müslümanların en çok muhtaç oldukları bilgi yüklü, mâlumat deposu adamlar değildir. Çünkü bilgiler kitaplarda, kasetlerde, bilgisayarda vardır. Ama düşünen, fikir üreten, bildiğinden bilmediğini çıkaran ilim adamına gerek bulunmaktadır.
Müslümanların şahsiyet sahibi olmaları, inançlarını, zihinlerini tarikat ve tasavvuf şeyhlerinin köleliğinden ve baskısından, fakihlerin taklitçi davranışlarından, hadisçilerin uydurmalarından kurtarmak lazımdır.
Kur'an-ı Kerim halka, teker teker bireylere seslenir. İslam insanları sınıflara, tabakalara ayırmaz, her bireye seslenir ve her bireyi kendi başına sorumlu tutar. Kimseyi kimseye karşı borçlu tutmaz, kimseyi kimseye teslim etmez.
Kur'ân tarihî olayları sunmak ve bir araya getirip toparlamakla yetinmeyerek toplumsal tarihî olaylara egemen olan kanunlara ulaşmaya rehberlik de etmektedir. Kur'ân birçok yerde Yüce Allah'ın tarihte geçerli olan sünnetinin bütün insan toplulukları için geçerli olduğunu açıklar. Sürekli olarak bu ölçü ve değerlerin gerisinde nihaî yol gösterici ölçü yer almaktadır. Kimseyi kimsenin kefaletine, korumacılığına vermez. Her bireyi kendi benliğine teslim eder. "Sen kendine teslimsin, kendinden sorumlusun" der. Bu suretle herkesi, her bireyi ayakta, canlı, faal, çalışkan olmaya çağırır, yaptığının ne olduğunu, niçin yaptığını düşündürdüğü gibi karşısındaki kimseye de ne yaptığını, niçin yaptığını sormaya açık tutar. Zira insan toplum halinde, bir arada yaşayan varlık olduğundan, diğer insanlarla her an ilişki ve temas halindedir.
Bundan doğacak yaran veya zararı düşünmek zorundadır. Kur'an, insanları uyanık tutmak için toplumun her ferdini toplum işlerinden sorguya çeker ve herkesin durumuna göre toplum ilişkilerinde görevli olmasını, ilişiklik duymasının kendi yararına olacağını anlatır. Bir milletin kalkınması, gelişmesi top yekûn bütün fertlerin kendi başına hareket edecek hürriyete sahip olmaları gerekir. Milletin bireyleri bütün işlerinde iki amaç güdecekler. Kendi yararları, yakın çıkarları, toplumun yararları, bireyin uzak amaçlan olarak kafasında iman halinde koruyacağı hedefler olacaktır.
Kur'ân yeryüzüne hâkim olanların, yeni bir toplum ve medeniyet oluşturanların, öncekilerin gittikleri kötü yolu takip etmemelerini, günahlardan sakınmalarını salık vermekte, aksi takdirde işleyecekleri suçların onların helâk olmasına neden olabileceğini vurgulamaktır.
Tarih, tesadüfen başa gelen bir felâket değil, insanın kendi iradesiyle seçtiği acı sonlardan oluşan bir trajediler manzumesidir. İnsanlar, Allah'ın teklif ettiği imandan yüz çevirdiği ya da Allah'ın emir ve yasaklarına uymaktan geri durduğu ve kendi aklını Allah'ın öğütlerinden daha üstün gördüğü zaman, hep kendi acı sonunu hazırlamıştır.
Çünkü akıl ancak imkânlar çerçevesinde düşünür. Aklın sahibi iman eder ve Allah'ın öğütlerine uyarsa, aklını iyilik yolunda düşünmede, kötülük yolundan sakınmada kullanır. Aklın sahibi iman etmez ve Allah'ın öğütlerine kulak vermezse, akıl içgüdülerin ve bencil isteklerin emrine girer. Fakat içgüdüler ve bencil istekler ilerisini göremez; onlar anlık tatmin peşindedir, o yüzden, iman etmeyen akıl, emrinde olduğu içgüdüler ve bencil isteklerin tatmini için her türlü kötülüğü ve fesâdı işlemeyi güzel görür. İşte insan, arzularının peşine düştüğünde, farkına varmadan acı sona doğru gitmektedir. Bu gidişi toplumsal bazda düşündüğümüzde, Kur'ân'da Allah'ın helâk ettiğini söylediği toplulukların felâkete sürüklenişini anlamak mümkün olur.
Medeniyet, milletin bütün bireylerinin katılımı ile teşekkül eder. Herkes kendi işinde mânen Allah' a ve maddeten herkese cevap verebilecek biçimde ciddi çalışacak, yorulacak ve kendiliğinden birikecek olan çalışmaların bütün verileri ve sonuçlan, üretimleri meydana gelecektir. Yoksa medeniyet daha önceden yapılan bir çalışma planına göre güdümlü bir çalışma sonucu oluşmaz.
Kur'an, toplumsal veya ekonomik değişikliğin altında yatan temel etkenin insan iradesi olduğuna vurgu yapar. İnsanın, rüzgârın sağa sola savurduğu bir yaprak gibi âciz ve gayesiz, dolaysıyla toplulukların da determinist bir baskının tesiri altında iradesiz olmadıkları âyetlerden anlaşılmaktadır. Kur'an mesajı dikkate alındığında toplumların mutlu bir yaşama mı yoksa acı bir felâkete mi doğru gittiklerini, onların yapıp ettiklerinden ve izledikleri yoldan çıkartmak mümkündür.

 

Kaynakça;
-Prof. Dr. Hüseyin Atay Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / 1997 -İSAM
-Abdulbaki GÜNEŞ Doç. Dr., Y.Y.Ü. İlahiyat Fakültesi / KUR'ÂN'DA SÜNNETULLAH VE TOPLUMLARIN ÇÖKÜŞ NEDENLERİ
-Ejder OKUMUŞ Prof. Dr., Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kur'an'da Toplumsal Çöküş (3. bs., İnsan Yay., İstanbul 2007)
-Yusuf SAYIN Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktor Adayı TARİHİN METCEZİRİNDE BÜYÜK GÜÇLERİN GERİLEMESİ VE ÇÖKÜŞÜ İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 21, 2013, s. 367-381


    Yazımızı Paylaşın;