image

Sadakat Ekonomisine Dönüş-1

Melih Oktay

•Tarih sadakat ruhuyla donanmış olanlarla faiz fuhşunu yaymaya çalışanların mücadelesidir.

•Buradaki kilit kelime sadaka(t)tır ve bunun bir kategorisi olan zekattır. Sadaka dilenciye verilen bozuk para olarak anlaşılırsa elbette sadakanın-sadaka ruhunun faizin karşıtı, faizin panzehir olduğu anlaşılamaz. Dolayısıyla sadaka nedir? sorusunun cevabı faizle mücadelede kritiktir. Müslüman ‘filozof’ -ki felsefe kelimeler üzerine düşünmektir- o halde müslüman filozof Aristoteles terimleri, kavramlarından önce sadaka gibi tüm düşünce sisteminin, hayatının temel kitabında geçen kelimelere hakim olmalıdır öncelikle ve elbetteki bu kitaptaki tüm kelime sistemine. Kelimeler arasındaki bağlantılara vs…İşte vahiyde karşımıza çıkan şey faizin karşı kutbuna, panzehiri olarak sadakanın, zekatın koyulduğudur.

•Esasen formül şudur: Sadaka ile iktisadi gelişme/kalkınma/büyüme arasında doğru, faiz ile ise ters bir orantı vardır. Dolayısıyla gerçek anlamda kalkınmanın yolu budur. Öncelikle özellikle son beşyüz yılda yani  İstanbul fethi ve sonrasında Avrupa’da değişen dengeler ve özellikle İspanya’dan göç eden Yahudilerin Avrupa’nın çeşitli yerlerine -Amsterdam, Antwerp, Londra gibi- yerleşmesi ve buralarda finans sistemlerinin gelişmesi. Batı’nın özellikle son beş yüzyıllık tarihi faizci-tüccar bir grubun gelişme, palazlanma serüvenidir. Hani derler ya nasıl yaşarsanız öyle inanırsınız, işte bunun gibi faizin normalleştiği, hayatın bir parçası haline geldiği Batı’da da bunu uygun bir iktisat bilimi ortaya çıkmış ve bunun da amacı zaten faizcilerin işlerini yapabilmesi için halkın iktisat ‘sihirbazlarının’ teknikleriyle ikna edilmesi, sisteme uyum sağlamasıdır. Sihirbazlar bir şekilde faizi ekonomiye can veren, onu geliştiren, dengeye getiren, topluma faydalı bir unsur olarak göstermeleridir. Yani cansız, ölü olan birşeyi hayat sahibi gibi tahayyül ettirmişlerdir ve bugün gelinen noktada müslümanlık iddiasındaki bazıları bile faizsiz iktisadın ‘öleceğine’, dolayısıyla faizin iktisada ‘hayat’ verdiğine inanırlar. Hayat göstergesi ‘hareket’tir. İşte yılanı hareket ediyormuş yani canlı gibi gösteren sihirbazların neslinden olan modern iktisatçılar.

•Öncelikle bazı tanımlardan başlayalım. Kapitalizm, emperyalizm, liberalizm, neo-liberalizm gibi kelimelerle savaşıyorlar. Önce bunları tanımlayalım. Ekonomist kimdirden başlayalım öncelikle. Eko-nomi yani idare, yönetim. Neyin?  Evin. Hangi Evin? Tüm kainat evinin. Ekonomist dolayısıyla kainat evinin idare sırlarına, yasalarına, kurallarına vakıf, insana-topluma dair kanunlarını bilen dolayısıyla yeryüzündeki hadiselerin nereye varacağını öngörebilen kişinin adı. Mutlak Fikre bağlıdır. Dolayısıyla kötü ile iyi, doğru ile yanlışı, çirkin ile güzeli ayırt edebilen kişi ekonomisttir. Ekonomist dolar ne olacak, avro ne olacağını söyleyen bir kahin değildir. Faizli büyüme nasıl güzel gözükürse gözüksün basiretiyle o boyanın, makyajlı suratın sabah kalktığındaki halini de görebilen kişidir. Suratta makyajla örtülmüş çirkinliğin farkındadır o.  Faizci sistem yüzünü türlü boyalar, en pahalı makyaj malzemeleri ile boyasın, ekonomist onun gizlediği çirkinliğini görür.

•Kapital-izm nedir? Kapital-izm borcu bir pazar/piyasa malı haline getiren sistemin adıdır. Pazar alanının özelliği buraya gelenlerin kar amacı güttükleridir. İşte borcun pazar malı haline gelmesi borçtan kar elde etmektir. Yani borcun ‘iktisat’ biliminin konusu olmasıdır. Halbuki faizin yasak olduğu İslam’da borç piyasa alanına girmez zira borçtan kar-gelir elde edilmez. Borç dolayısıyla bir yardımlaşma-dayanışma aracıdır, ücret beklenmeyen, müessese olarak da kar amacı gütmeyen bir şeydir. Modern anlamda iktisadın değil sosyolojinin konusudur. Vakfın, stk’ların faaliyet alanı, özel şirketlerin değil. Dolayısıyla faiz yasağı esasen kar amacı güden mevcut kredi sisteminin toptan ortadan kaldırılmasıdır. Nitekim bazı sorunları olsa da geleneğimizde Osmanlı’da kredi işini para ‘vakıfları’ üstlenmişlerdi. Bu anlamda faiz yasağı kredi işini özel şirketlere yasaklamaktadır esasen.

•Kapital-izm esasen borcu pazar malı haline getiren sistemdir. Dolayısıyla her tüccar gibi bu para tüccarlarının da temel amacı pazarlarını genişletmektir. İşte bunun için mikrodan makroya, ailelerden şirketlere ve devletlere kadar herkes borç alarak yaşamını sürdürmelidir. Nitekim modern iktisadın görevi bu tefecilere alan açmak- teorileriyle/zanlarıyla birlikte faizcinin cirit attığı piyasaları meşrulaştırmak, zanlarını hakikatin ta kendisi olarak kabullendirip tüm çalışmaları yutturdukları bu sözde hakikatin ‘analizine’ ‘ölçümüne’ vs..’ine adamaktır. Burada akademisyenlerin, öğrencilerin nasıl bir zihni hapse sokulduğu görülebilmektedir. Teori gerçekliği açıklıyorum diye ortaya çıkarken bu resmettiği gerçekliği çaktırmadan hakikatin ta kendisi olarak yutturmaktadır.

•Sistemin islamileştirilmesi ise mümkün gözükmemektedir. Çünkü; İslam’da borç ekonominin asli bir unsuru değildir. Hatta borç kaçınılması gereken ve ancak zaruret hallerinde başvurulması gereken bir şeydir. Peygamber’in borçlu olmaktan Allah’a sığındığını hatta borç ile küfür birlikte andığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Hele borcun faizlisinden kesinlikle uzak durulmalıdır. Zira bu Allah ve Peygamberiyle harp, savaş halinde olmak demektir. Dolayısıyla bir iktisat modelinin islami olabilmesi için borcu arızi bir unsur olarka ele alması gerekir. Oysa bugünkü model borç almayı ekonominin temel bir unsuru olarak sunmaktadır. Hz. Peygamber’in faizin en ufak günahını anne ile zinaya benzetmesindeki hikmet şu olsa gerekir: İki kişi nikahsız cinsel ilişkiye girerse bu zina olur. Fakat tevbe ederler ve nikah kıyarlarsa aralarındaki cinsel ilişki caiz olur. Öte yandan anne ile cinsel ilişki hiçbir şart ve şekilde caiz olması mümkün değildir. Yani nikah düşmez. İşte bugünkü sistemle de islam’ın nikahı düşmez. Sistemin içinde kalan Katılım Bankacılığı, Cumhuriyet Merkez Bankası vs dolayısıyla hiçbir şekilde islami kalamaz. Zira bunlar anne ile cinsel ilişki ‘sistemindedirler’. Nikah kıydık ve islamileştirdik diyemezler.

•Bugün bazıları sürekli Merkez Bankasının bağımsızlığını söylüyorlar. Neymiş? Devlet sadece onlara enflasyon hedefi verirmiş ama araçlarına karışamazmış. Yani araç derken de esas aracı zaten faizdir. Dolayısıyla bağımsızlıktan kasıt ‘faizime’ karışma, yada benim faizle ekonomiye ayar verme sistemime karışma, benim seni bankalara yem yapmama karışma, bankalara ucuz para verip de senin de enayi gibi daha pahalı alıp bankaların aradaki farkı ceplerine indirmelerine karışma demektir. Dolayısıyla ekonomist mutlak-bütün fikrin gerekliliğine inanır ve bu gözle bakar. Gözün, rakamların yanıltıcı olabileceğinin farkındadır.

•Kapital’in özünü anlamak için Olivi’ye gidelim. Onüçüncü yüzyılda franksisyen tarikatına bağlı bir teologdur. Diyor ki iki tür para vardır. Tüketim amaçlı para normal paradır. Aristotelesçi geleneğe göre bu tip bir para kısırdır. Fakat tüccarın elindeki para böyle değildir. İçinde kar tohumları taşır. Dolayısıyla bu kısır olmayan üretken bir paradır. Buna ‘kapital’ denir. İşte Batı’nın kapital-izmin yani borçtan kar elde etmenin meşrulaşmasının temelleri burada atılır. Tüccara verilen paranın potansiyel kar içermesi ve bu karın olasılığının güçlü olmasından dolayı da sanki kar gerçekleşmiş gibi ele alınabilir fikri. Zaten ne diyorlar? Size borç vermeseydik ticaret yapar kar elde ederdik veya devlete faizle borç verirdik. O halde bize bunu telafi edeceksiniz demeleri. Elbette bunun daha da temelinde tahrif olmuş tevrat ve incil vardır. Bu kitaplarda nedense faiz daha çok yoksula verilen borçla ilişkilendirilmiştir. Nitekim modern ekonominin kapılarını açtığı söylenen Kalvin tüccara verilen borçtan alınan faizi hoş görebilmiştir. Ve bugün modern iktisat teorisi- mikroiktisatta- faizin bir üretim faktör geliri olarak ele alınması bu geleneğin devamıdır. Faiz üretimle yani ticaret-sanayi ile ilişkili olarak ele alınmıştır zira Batı’da tahrif olmuş kitaplar, teologlar, rahipler zengine, tüccara verilen yani üretim amaçlı borcu meşru görmüştür.

•Bunun arkasında elbette tefeci-tüccar bir grup vardır. Bunlar zaten gizli de olsa faizcilik yapıyorlardır. Ama onaltıncı yüzyılla beraber artık güçlerini daha da arttırma fırsatı bulmuşlardır. Fugger ailesi onaltıncı yüzyılın en zengini aynı zamanda en büyük tefecilerinden. Reformcu Luther’in Kilise’ye endüljans denilen affedildiklerini gösteren belgeleri satmasına karşıdır. Bu belgelerden toplanan paralar Fugger’dan alınan borçların ödenmesi için ortaya çıkarılan bir uygulamadır. Fuggerlar o günlerde bugünkü katılım bankalarının ‘kar payı’ sistemine benzer bir sistem geliştirmişler. Benzerlik faizi ‘ticaret’ kılıfı altında saklamadan ibaret. Yani böylelikle faiz yasağını aşmış oluyorlardı. Yahudilerin İska isminde saklama yöntemine karşılık, Üçlü Akit (Triple Contract) denilen bu faizi saklama yöntemi geliştirilmişti. Yahudileşen Müslümanlar ise maalesef bugün ‘İslami Finans’ adı altında birçok yeni faizi saklama usulleri geliştirmiş durumdular.

•Liberalizmin tüm söylediği doğru şeylerin arkasında saklandığı (aynı demokrasi ve diğer kavramlar gibi. Şeytan bir batılı 99 tane hakikatin arkasında gizler) esasen şudur ki Hristiyanlığa dayanır. Hristiyanlıkta zenginin fakire yardımı bir lütuftur, fakirin hakkı değil. Dolayısıyla liberalizmi savunanlar, bu ideolojiden asıl nemalananların esas söylediği şudur: bizim servetimize dokunma. Özel mülkiyet kutsaldır, dokunulmaz. Servetimizden fakirlere aktarma yapma. Eğer biz gönüllü olarak yaparsak yaparız demektedir. Faizimize karışma demektir bırakınız yapsınların özü.
​​
•Emperyalizm ise borcu bir piyasa malı haline getiren tefeci-tüccarların faizli borç silahını kullanarak kendilerine pazar açmasıdır.


    Yazımızı Paylaşın;