image

Martılar Konuyor Omuzlarıma

Emel Karahisar Ortakçı

 Bir İstanbul şarkısı…bir İstanbul şiiri…

Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden

Martılar konuyor omuzlarıma

Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Ne güzel bineceğim vapur kaçırmak

Yapayalnız kalmak iskelelerde.

     Değerli  Yavuz Bülent Bakiler’in sevdiğim bir  şiiri. İstanbul sevdasıyla gönül sevdasını birleştirir şair. Nimetten ve de aziz olan şehir. Şairler dizeleriyle maziyi günümüze getiriverir, duyuruverir yaşanmışlıkları. Fatih’i duyarız şahlanan kır atıyla taze taze. Tozu dumana katan atların ayak sesleri kulağımızda çınlar. İstanbul buram buram tarih kokuyor tarih solumak isteyenler için.Karadeniz,Akdeniz ve Doğu’dan gelen İstanbul sevdalılarının haddi hesabı yok.Eyüp Sultan’nın,Yuşa tepesinin ziyaretçileri hakezâ…Sayılacak o kadar güzellik o kadar çok mekan vardır ki bu koca metropolde.Bunun yanısıra iki kutupludur adeta.Güller ve dikenler… Dertler ile devalar… Yalanlar ve  doğrular kucak kucağadır Fotoğraf karelerinin vazgeçilmezleri martılar ya kaçışıverir ya omzunuza konar vapur seslerinin eşliğinde. Tabi bu şairin yakıştırması. İstanbul’a o kadar sahip çıkar ki iskelelerdeki yalnızlık bile ürkütmez onu. Şairlerin kendi ruh iklimlerindeki İstanbullar’ı da farklı farklı. Ortak olan bir yön var ki o da bu şehrin sevdalıları olmaları. İstanbul olmasa sanki yaşamıyorsun mesela. Onun çilesi de bu sevdaya dahil. Şairin dediği gibi kaçırıvermek vasıtaları, kalakalmak trafiklerde. Şiirsel güzelliğin, mevzû şehirleştikçe güzelliğini yitirdiğinin farkındayım. Kaleler, surlar, camii ve külliyeler… Hele gecelerde ışıl ışıl mahyalar göz kırpıverir. Şoförlerle yolcuların kısa ağız dalaşları. Velhâsıl her ânı bir hâdise olan şehir.

Binaları çok ve küçükler için görkemli. En çok da çocuklar nasipleniyorlar İstanbul’un şehirliliğinden. Çocuk dünyasının şehirleri nasıldı acaba. Görkemli binalara bakıp içerisinde kaydıraklar, salıncaklar kurguladıkları kesin. Hayallerine hiç karışmasak onların. Bizim çocukluğumuzda mahallemizdeki pervâsız gezişimiz gibi gezmelere sahip olamadılar onlar. En kısa mesafelere bile ellerine sıkı sıkı sarılarak götürüyoruz onları.Kendi çocukluklarımızla mukayese ettiğimizde aradaki fark bayağı bir büyük oluyor. Arkadaşlarımızla el ele tutuşup akşam ezanıyla güle oynaya evlerimize girişimiz. Şimdilerde çocukları apartman dairelerine sıkıştırıp üstüne gürültü patırtı yapmamaları için tembihlemeler… Sessizce vakit geçirmeleri için en sonunda televizyona mahkum edilmeler…Annelerin en uygunundan çocuklarına açtıkları televizyon kanallarında mutfağa gidip dönme süresine tekabül eden zamanda hızla odaya geri dönüp televizyonda oynatılan reklamı kontrol etme refleksi…Gerçekten yürekler burkuyor. Şimdi bir ressam edasıyla bütün bu rengi değiştirmek ve özgür ruhlar resmetmek isterdim. Çocukların yasaksız, durusuz ve sussuz olabildikleri özgür sahalar. Yok değil var elbet fakat bu kadar sıkıştırılmışlığın içerisinde medyanın çocuk ruhunu acımasızca kirletişi…Ebeveynler kızıyorlar değil mi bu teknolojiye. Halbuki medya da bir ayna değil mi bizi yansıtan biz olur vermemizden başka bir şey değil.İnsan katletmek ne kadar günahsa masum görünen bu yayınlar da insan ruhunu bilhassa çocuk ruhunu katlediyor Bir çocuğun anne ve babasının odasına girerken  ne yapması gerektiğini öğreten sosyal yaşamın kurallarını belirleyen dinimizin hazır verileri varken kendimiz modern kurallar uyduruyoruz.Halbuki Peygamber Efendimiz’in meşhur hadisindeki çocuğunu yanına çağırıp “gel sana bir şey vereceğim”diyen anneye “eğer vermeseydin yalan olurdu” ifadesini çocuk terbiyesinde onun ekilmemiş bir tarla gibi olan gönlünün inşâsında yalanın en beyazına bile müsâmaha yokken sıdkiyet tohumlarını ekmek için ne denli önemli olduğunu hatırlayalım.Çocuk eğitiminde onun fiziksel ihtiyaçlarının yanısıra manevî gelişiminin önemini vurgulayan pek çok âyet ve hadis-î şerif mevcutken kendi başına bir nevâbit gibi bırakılan çocukların ruh dünyalarında nasıl bir atmosfer oluşur düşünelim . Atalarımızın “Üzüm üzüme baka baka kararır”ifadesi gözden gönle giden yolu ve en olmazları doğru zannettiren yanılsamanın sürekli görerek oluşacağını belirtip bizi uyarıyor.Zamanlarımız ve becerilerimiz çalınıyor.Martıların omuzlarımıza konmaları ürkekleşiyor.İstanbul sevdaları söyleyemez oluyor.Gerçek aşklar yitiriliyor.Gençlerimiz medyadan gördükleri liseli sevdaları hakikat ve erdem zannediyorlar.

 Halbuki bizim türkülerimiz şöyle der:

Ey benim bahtı yârim,

Gönlümün tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim.

            Sevdiğini yabancılardan kıskanan onu mahremleştiren kendine husûsîleştiren sevdalı bizim bağrımızda yetişen biri değildir de kimdir? Sevdiğini öyle benimsemiştir ki yüzüne yabancı bir bakış değmesin ister. Hele bir batıya gidelim bakalım böyle bir değerlendirme şekline rastlayabilir miyiz? Hal böyle olunca aylık sevda değiştiren gençlerimizi düşünün. Bir sevgiye emek vermeden onu söküp atıp yerine başka bir sevgiyi koyma çabaları. Yine sevdayı bir yürek işi olarak benimsemeyip de birlikte ne kadar fazla telefon görüşmesi yapmış olmak veya birlikte ne kadar çay kahve tüketmiş olmakla sevda değerlendirmesi yapmak. Bu kültürel yozlaşma insanı ürkütmez mi? Sevdanın gönülden göze indirgenmesi, insani boyuttan tensel isteklere dönüşmesi. Bütün bunlara bir de marka tutkusunu ilave edin. Gençlerimiz üzerinde yerli bir üretimin adının utanma vesilesiymiş gibi yabancı markalara özenmesi. Bu şekilde ön plana çıkacaklarını veya daha fazla arkadaş toplayacaklarını zannederek dimağlarını ilme ve aydınlanmaya kapatmaları. Kültürümüzden bir türkü söylemek yerine yabancı bir şarkıyı söyleme uğraşları. Kültürümüz yozlaşıyor mu acaba. Halbuki kültür, insan ruhuna has manevi değerlerin duygu ve düşüncelerin somut hale gelmiş ve de görünürlüğünü edebiyatta dahi bulabileceğimiz bir kavramken bölük pörçük hangi yüzünün neyi yansıttığını anlayamadığımız sırı bozulmuş aynalara dönüyor. Kültürü toplumların yaşam karşısında aldıkları bir tavırlar bütünü olarak tanımlamış olsak tavırlarımızı hangi medeniyete dâhil edebileceğiz.Atalarımızdan tevârüs ettiğimizle övünüp durma yerine kültürel tutarlılık için kişisel adımlarımızı ne zaman atacağız?

 Üstad Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul’u” yine onun tabiriyle “zaman bendedir ve mekân bana emânettir” diyen gençlerini bekliyor. Kendi yürüyüşümüzü unutma yolunda olmamak için nerdesin Fatih’in gençleri diyesim geliyor. Onun İstanbul’u fethettiği yaşlar nerdesiniz !!! Hâlâ şahlanır mı kır at surlarda. Martılar kanat çırpar mı omuzlarımızda. Sevdiğiniz gözlere İstanbul dâhil olabiliyor mu meselâ.


    Yazımızı Paylaşın;