image

Issızlık

Adem Yağmur

Yalnızlığımız her geçen gün biraz daha artıyor, adım adım ıssızlığa sürükleniyoruz. Vefalı dostların hasretiyle ömrümüzü tüketiyoruz.

Oysa daha düne kadar öyle miydi? Hep başkalarına vakit ayırır kendimizi unuturduk. Bir vakit dahi olsa dostlarla birlikte geçirilen zamanı yâd ediyorum “Hey gidi günler” diyerek. Bir başımıza kaldık ama bana daha çok kendimize kaldık gibi geliyor. Eşim de bunu dile getiriyor yavrumuzla daha çok vakit geçirdiğimiz bir dönem yaşıyoruz. Yalnızlığa üzülmek mi,  ailemle geçirdiğimiz günler için sevinmek mi? Bu iki bilinmezin ortasındayım.” Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım.”  Aynalara bakmayı istiyorum yalnızlığımı görmek istiyorum ama odamdaki ikinci yalnız olarak aynayı buluyorum. Yalnızlığım bana ne kadar yakın ya da ne kadar uzak bilemiyorum. Yalnızlık, yalnızlığın söyleyişi kadar kolay olsaydı keşke…

Teyzem ameliyat olmuştu. Duyar duymaz soluğu hastanede aldık. Çok şükür durumu iyiydi. Refakatçisi olarak yanında bir günde eşim kalacaktı, evden çıkarken böyle kararlaştırmıştık ama bir gün sonra taburcu olacağını öğrendik. Teyzemi komşusu da ziyarete gelmişti. Teyzemin bakımıyla büyük teyzem, sağ olsun o ilgileniyordu. Büyük teyzem beni eşimi ve yavrumuzu öptü kokladı “Vefasızlar hiç gelmiyorsunuz yanıma “ dedi.  Hiç düşünmeden “ Teyze daha üç ay önce gelmiştik köye, bize yemek ikram etmiştiniz ya!” Kendisi de beni doğrulayınca ben de devam ettim yumuşak bir ses tonuyla ” Teyze benim annem hepinizin büyüğü olduğu halde bu yaşıma kadar sizi bizim evde hiç görmedim” Teyzem sanki bir şeyler söyleyecekmiş gibi yutkundu yutkundu ama suskunluğu daha ağır basıyordu. Odada ki diğer ziyaretçilerde teyzemin ne diyeceğini merak ediyorlardı çünkü teyzemin vefasız yeğenler oluşumuzu ifade etmesinde “ Büyükleri ziyaret etmemek doğru değil tabi” diyerek teyzeme destek vermişlerdi.

Beş yıl içerisinde annemin iki defa ayağı kırılmıştı ve yanında hiçbir kardeşi yoktu. Annem benim desteğimle koltuk değnekleriyle hafif hafif yürümeye başlamıştı. Gözlerime bakarak “Oğlum insanın hayatta bir dayanağı olmalı!” dedi. Düşünüyordum da yakın bildiklerimiz her zaman bize dayanmışlardı ama şimdi bizler onların yokluğuna dayanamıyorduk. Küçük kız kardeşim “Anne! teyzelerim dayımlar niye gelmiyorlar ki?” diye sorduğunda “ Kızım herhalde işleri var yoksa neden gelmesinler ben onların ablasıyım” diyerek geçiştiriyordu. Annem böyle demesine rağmen bu duruma içerlemişti çünkü diğer kardeşlerinin haberi vardı. Ben düzenli olarak yakın bildiklerimi arar halini hatırlarını bir istekleri olup olmadığını sorardım. Onlar annemi sorduklarında ise malum durumundan bahsetmiştim ama yinede gelen olmadı.

İftarlar, bayramlar hediyeleşmeler ne güzel günlerdi. Hepsi mazide kayboldu gitti. Şimdi ise sadece vefat edenlerden habersiz cenazelerde bir araya geliyoruz. Belki birazda mecburiyetten mi bir araya geliyoruz bilemiyorum. Bir yakınımın vefatını öğrendiğimde onun canlı yüzü gözlerimin önüne gelir. Ölümün söndürdüğü simaları hiç göremediğim için onların canlı yüzleriyle dolu zihnim. Yakın zamanda bir akrabamın taziyesine gitmiştim. Daha çok sessizliğin hüküm sürdüğü evlerde, bilindik konuşmalardan öteye gitmiyor sohbetler, “Nasılsın? İyiyim, başınız sağ olsun, dostlar sağ olsun.” Mevtaya bigâne ölüme aşinayız. Aşinalığımız da ölen biz olmadıktan sonra başkalarının ölümlerine olan alışkanlığımızdan kaynaklanıyor. Ağlayanların halinden anlamak ya da onlarla birlikte ağlamak isterdim ama bir türlü buna cesaret edemedim. Arada çay geliyor tatlı geliyor sessizliği çay kaşıkları bölüyor. Cenazelerde tatlı ikramına hep soğuk bakmışımdır. Tatlıların yenildiği zamanlar bayram, mekânlar şölen olurdu. Yemek saati gelmeden müsaade istedim ama yemeğin hazır olduğunu söyleyerek yemekten sonra gitmemizi istediler. Cenaze evlerinde neden çok oturulur hatta neden yemek saati beklenir hala anlayabilmiş değilim. Çay, yemek ikramı derken cenaze sahipleri meşguliyetlerinden dolayı ağlamaya fırsat bulamıyorlardı. Doğru dürüst yaslarını dahi tutamıyorlardı. Zannedersin ki cenaze evi değil de düğün evi gibi…

Ölüm; böyle bir cenaze evinde, ölenden de ötedir. Ölende yalnız ölür,  ölenle ölünmez diyorlar ya! Hâlbuki vefat edenle yaşamaya devam edenler arasında hatıraların canlılığı oranda yakınlık vardır. Yalnız olmakla kendini yalnız hissetmek aynı şey olmasa gerek. Kalabalıklar arasında bir yalnızlık yaşıyor yaşanılıyor. Gerçek yalnızlık, insanın kendisinin anlaşılamamış olmasıyla başlar. Kimi insanlarda vardır ki birine tutunduğunda yalnızlığının sona ereceğini düşünür ama sığındığı kuytular kendisinin daha da yalnız olmasına sebep olabilir. Cenaze evinden müsaade isteyerek evimin yoluna yalnızlığıma sığınıyorum.


    Yazımızı Paylaşın;