image

İslam’ı Yaşamak, Toplumu Bilmek ve Kadın Olmak

Ayşe Çil

Toplumsal çelişkileri bilmek, sosyolojiye girerken bize ilk fikirleri verir. Hayatın kendisi, hep bir çelişki değil midir zaten? Peki İslam hukukunun burada yeri ne olacaktır? Değişimin sürekli olduğu, kapitalizmin sürekli değişik bir şekle büründüğü günümüzde, aile biçimlerinde meydan gelen değişikliklerle iç içe yürüyen kapitalizmin gelişmesinin bir cinsin egemenliğinin özel biçimleri ile ilişkisi olduğu açıktır. Toplumsal çelişkileri bilmek, sosyolojiye girerken bize ilk fikirleri verir. Hayatın kendisi, hep bir çelişki değil midir zaten? Peki İslam hukukunun burada yeri ne olacaktır? Değişimin sürekli olduğu, kapitalizmin sürekli değişik bir şekle büründüğü günümüzde, aile biçimlerinde meydan gelen değişikliklerle iç içe yürüyen kapitalizmin gelişmesinin bir cinsin egemenliğinin özel biçimleri ile ilişkisi olduğu açıktır. Kamusal ile özel alanın çok fazla ayrıymış gibi ele alınması sonucu mahremiyetin mükemmelleşmesi, bizim gerçek toplumsal görevimizi ihmalin sebebi olmuştur. Bu durumda, fıkhın toplumsal gerçeklerden bihaber değil, haberdar olması beklenir. Burada Georges Gurvitch’in toplumsal gerçekliği derinlemesine analizi gibi çalışmalardan faydalanarak, içtihat alanını etkin hale getirmeliyiz. İçtihat alanında kadın ve erkeğe rol düştüğü gibi, öncelik erkeğindir. Ne de olsa kültürel üretimin anahtarı ondadır. Fakat şunu unutmayalım ki ilim, dinimizde herkese farzdır. Farz-ı kifaye gibi bir kavramla kadınlara yapmasa da olur diye cevap verilemez. Çünkü seçim şansı önemlidir ilimde. Gurvitch’e göre, hukuk kuralları, toplumsal bağlantıların sembolleridir. Yani toplumsal bağlantılar değişince er geç bu semboller de değişir.    Ziya Gökalp, fıkıh ile sosyolojiyi sentez çabası içindeyken, fıkhın kaynağını değişen ve değişmez olarak ikiye ayırır. Ona göre, içtimai şeriat, toplumsal hayatın kendisi gibi daima bir oluşum halindedir. Tam da bu noktada hemen içtihat müessesesinin toplumsal muameleler fıkhı açısından yerini vurgulamalıyız. Fakat uzun süredir ihmal edilen fıkıh usülü alanı gibi içtihat alanı da neredeyse yok olmaya mahkumdur. Tabii ki bir takım belli değişmez fıkıh kuralları var ve bunları uyguluyoruz yani değişmez kuralları. Fakat gündelik hayatta kendimizi varoluşsal olarak ifade ederken, değişen hayatın karşısında birçok zorluklar yaşıyoruz. Kişisel bütünlüğümüzle toplumda kendimizi ifade ederken, kafamızda hep soru işaretleriyle doluyuz. Peki İslam’da bu böyle midir? Sosyal muamelelerde bulunmak için, kadına bakışını değiştirmesi gereken Müslümanların öncelikle içtihat alanını sorgulamaları gerekiyor.     İnsan, içine doğduğu kültürle, yani gelenekle ve dinle yoğrularak, belirli bazı sözleri duyarak yetişir. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, o, bir şey yapmak istediği zaman, bu atmosferden etkilenir. Büyümesi yıllar alan insan oğlu, bazen kendini öyle bir ağın içinde bulur ki, bu ağdan kendini kurtarsa bile sudan çıkmış balığa döner. Yani madden ölmese bile ne yapacağını bilmeden döner durur. Tabii bu kabuğu kırmak da yine insana verilen bir ödüldür. Fakat bazen var olan düzen o kadar rahatlatıcıdır ki, toplumca ya da bireyce bir değişime gitmek istenmez bile. Ya da isteyen kişiler varsa bile, türlü ayak oyunlarıyla ona mukavemet edilir. Hakkaniyet olarak adalet, herkesin başkalarının özgürlükleriyle uyumlu tamamen yeterli eşit temel özgürlükler düzenine sahip olma yolunda eşit hakka sahip olmasını gerektirir. Bu özgürlükler, şöyle sıralanır: İfade ve vicdan özgürlüğü, siyasal özgürlükler ve örgütlenme özgürlüğü, kişinin özgürlüğü ve onuruna ilişkin özgürlükler ve son olarak, hukuk devletinin içine aldığı hak ve özgürlükler.  Burada biraz siyaset felsefesi alanına giriyor gözüksem de temelde devletin ve fıkhın bize tanıması gereken haklar ve görevler çok da farklı değildir. Sonuçta yaşamak için geldiysek bu dünyaya alan ayrımı yapmak değil  de düşünme zamanıdır. Rawls’a göre, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler hem mümkün olduğunca herkesin çıkarına olacak biçimde düzenlenmelidir; hem de, herkese açık mevki ve makamlarla ilgili olmalıdır. Sorumluluk alıyorsak hakkımız da olmalıdır. Burada Kant’ın siyasetle ahlakı uzlaştıran ilke olarak aleniyet/kamusallık hatırlanmalıdır. Bu arada kendi kültürümüzde niye bir adalet kuramcısı olmadığı, çok adil olduğumuzla mı açıklanacaktır? İslam’ın temelinde adalet olduğu halde biz niye bu konuyu çok da önemsemeyiz? Acaba hayatımızı gerçek anlamda değiştirmekten çok mu korkuyoruz? Makul fakat uyuşmaz dini, felsefi ve ahlaki doktrinlerce derinden farklılaşmış özgür ve eşit vatandaşların, uzun süre devam edecek istikrarlı ve adil bir topluma sahip olmaları nasıl mümkün olabilir?  Bu bir siyasal adalet sorunudur. Yani sorun şudur: Özgür ve eşit ama ciddi doktrinel anlaşmazlıklarla bölünmüş vatandaşlar arasında toplumsal işbirliğinin adil şartları nelerdir? Hakkaniyet olarak adaletin yerini bulduğu iyi düzenlenmiş bir toplumda makul bir çoğulculuğun varlığı gereklidir. İyi düzenlenmiş bir toplum, etkin bir kamusal adalet anlayışıyla düzenlenir. Makul ve rasyonelin, siyasal inşacılığa yol açması, böylelikle pratik akılda doğrunun ve adalet ilkelerinin temellerinin oluşturulması önemli bir görüştür. Böyle bir toplumda özgürlükler önceliklidir, iyi bir meslek seçme özgürlüğü gibi.Buradan yola çıkarak sorabilir miyiz acaba? Kur’an-ı Kerim özgür ve potansiyelini tam olarak kullanan mümin ve mümineler mi istemektedir? Yani hayatın içinde değil, dışında, olmamız gereken yerde değil, sadece bize verilen rollerin içinde. Kadının sadece anne olarak, ya da doğurganlığı olan ya da olması ihtimali olan olarak görülmesi ne derece doğrudur? Bakın burada sadece diyorum, çünkü bu tabii ki kadının bir rolüdür, fakat bunu benimseyip benimsememek ancak onun tercihine bırakılabilir. Yukarıda Rawls’a değinmekle birlikte, Nancy Fraser ve Seyla Benhabib’i izleyerek Habermasçı bir yoldan devam ederek, yaşama evrenimizde yeni bir adım atabiliriz diye düşünüyorum. Ben ve öteki, doğu ve batı, alt sınıf ve üst sınıf olarak bir bölümlemeye gitmemiz kamusal alandaki psikolojik şiddetin bir başlangıcı olacağı için, baştan ikili bölmeleri reddetmeliyiz. Ama tabii antagonizmik siyasetin geçerli olduğunu düşündüğümüzde ortak bir kamusal fikre gidebilmemiz hayal ya da ütopi olarak değerlendirilebilir. Bu zaten bir ümit olmalıdır. Müzakereci demokrasi en azından ilk başlangıç ilkelerimizin içinde olmalıdır, diye düşünüyorum.  Eleştirel aleniyet ilkesinin yönlendirici aleniyete baskın gelmesi için tam bir kültürel zemin gerekli olabilir tabii ama Türkiye’de bu zemin elde edilmiştir. Fakat gösteriye dayanan ya da manipüle edici aleniyete yenik düşmemiz sonucu, demokratik siyasete işlerlik kazandırabileceğimiz şüphelidir. Tam da burada Jeremy Bentham’ın şu sözleri çok etkileyicidir: “Uzun süre aleni meclislere sahip olan bir halkta, beraberlik ruhu (general feeling) daha yüksek bir perdede teşekkül eder; sağlıklı fikirler daha yaygınlaşır; zararlı önyargılar, ki bunlarla kamusal yoldan mücadele etmek artık belağatçilerin değil, devlet adamlarının görevidir, güçlerini kaybederler… akıl ve araştırma ruhu toplumun bütün sınıflarında gelenek haline gelir.” Hayata sadece bir açıdan bakarken eleştirel aleniyeti gözden kaçırabiliriz. Bu bakımdan medyanın, kitle iletişim araçlarının bizi etkilemesine karşı durabilmeliyiz. Bu da tabii görünürlük ve popülerliği reddetmek anlamına gelebilir. Sadece popülerlik ya da görünür olanla yetinmek, zaten kitlenin hakim olamadığı kamusal alanın yani aslında kamusal olamayan alanın faaliyetidir. Tabii bazen kitle iletişim araçlarının farklı olumlu etkiler yapabileceğini de unutmamalıyız. Müzakereci demokrasinin zeminini farklı felsefelerden de bulabiliriz. Mesela Charles Peirce’e göre, diğer insanların inançlarını önemsememiz ve diğerlerinin bize karşıt olan inançlarına dikkat etmemiz gerektiğini vurgular. Peirce, bilişsel bilgileri ve “doğru”yu bir “araştırıcılar topluluğunun üzerinde anlaştığı” düşünce olarak anlıyordu. Habermas’ın Peirce’de onayladığı tez, düşünürün, Kantçı öznel ve aşkın bilinç anlayışını aşan, bilginin kollektif (intersubjektif) karakterine gönderme yapması idi. Agnes Heller’e göre, ahlakın ilk evrensel yön tayin edici ilkesinde henüz bir karşılıklılık söz konusu değildir: bir kişi başka kişiler için sorumluluk alır. Etik kurallar, karşılıklılık kurallarıdır. İnsani ilişkilere rehberlik eden gündelik etik kuralların neredeyse tamamı, karşılıklılık bazında tanımlanabilir. Karşılıklılık pratiği, vermek ve almaktır. En temel etik normlardan biri şöyle ifade edilebilir: karşılıklı ilişkiler, karşılıksız ilişkilere tercih edilmelidir. Karşılıklılık kuralları, daha önce asimetrik bir tarzda iken, modern zamanlarda simetriklik şartını içermek zorundadır. Toplumsal işbirliği, daima karşılıklı faydayı içerir ve katılan herkesin ortak sorumlulukları üstlenmesi gerekir. Toplumsal işbirliğinin bütünlüğü kişilerin hakkaniyetli kurallar fikri üzerindeki anlaşmasına dayanır. Toplumsal işbirliğinin hakkaniyetli koşulları, iki ahlaki yeteneğe bağlıdır. Bu iki yetenek doğruluk ve adalet hissi kapasitesi ve iyi anlayışına sahip olma kapasitesidir. Bu bağlamda hoşgörü ilkeleri ile vicdan özgürlüğünün her anayasal demokratik görüşte çok önemli yeri olmalıdır. Bu ilkeler, doktrinler arası rekabeti hakkaniyetli biçimde düzenleyen esasların temelini teşkil edecek ve bütün vatandaşlarca kabul edilecektir. Perikles ise bu konuda şöyle diyor: “Demokrasi bizim yönetim biçimimizdir, çünkü egemenlik bir azınlığın değil, tüm halkın elindedir. Kişisel anlaşmazlıkları çözümlemek söz konusu olduğunda, herkes yasalar önünde eşittir; kamu görevine getirilirken bir kişiyi bir başka kişinin önüne koymak söz konusu olduğunda, önemli olan o kişinin belli bir sınıfın üyesi olması değil, sahip olduğu yetenektir. (!!) Devlete hizmet edebilecek durumda olan hiç kimse, sırf yoksul olduğu için kamusal alandan uzak tutulmaz. Siyasi yaşamımızda nasıl özgür ve açık bir şekilde davranıyorsak, günlük yaşamımızda başkalarıyla olan ilişkilerimizde de öyleyiz. Ayrıca kendi işlerine gömülmüş olanlar bile genel siyasi konular hakkında çok geniş bilgiye sahiptirler. Biz Atinalılar siyasetle ilgili kararları kendimiz alır ve bu kararları hep birlikte tartışırız; çünkü, söylenenler ile yapılanların birbirini tutması gerektiğini düşünürüz. Yapılabilecek en kötü şey bir konuyu yeterince tartışmadan eyleme geçmektir.” Hürriyetin sağladığı içtimai fayda önemlidir (J. S. Mill). Mill’e göre, insanların ve cemiyetin ferdin hürriyetine müdahalesi ancak nefsi koruma halinde caiz olabilir. Bu şu manaya gelir ki, ferdin maddi ve manevi mutluluğunu sağlamak için onun serbestisine müdahale edilmesi doğru değildir. Her insan, kendi mutluluğunu nasıl elde edeceğini, diğer insanlardan ve toplumdan daha iyi bilir.Edmund Burke’ün şu sözleri her gün tekrar edip uygulamamız gereken bir pratiği anlatır: “Özgür bir ülkede, herkes bütün toplumsal konularla ilgisi bulunduğunu, çünkü bu konular üzerine bir görüş oluşturmaya ve beyan etmeye hakkı olduğunu düşünür. Herkes bu konular tanımlayabilir, inceleyebilir ve tartışabilir. Özgür bir ülkenin insanları meraklı, sabırsız, uyanık ve kıskançtırlar; bu sorunları, düşüncelerinin ve keşiflerinin gündelik konuları haline getirmek suretiyle çok sayıda insan, bunların kabul edilebilir bir bilgisine ulaşır; bazıları ise, dikkate değer bilgilere… Öte yandan, kamuyu ilgilendiren konular hakkında düşünce ya da ilgi sahibi olmaya herkesin değil, sadece görevi bunu icap ettirenlerin davet edildiği ve bunların bir başkasının görüşüyle karşı karşıya gelmekten kaçındığı ülkelerde, bu türden bir ehliyet, hayatın herhangi bir evresinde son derece kıttır. Özgür ülkelerin dükkan ve atölyelerinde, bir görüş kendilerine gelinceye kadar görüş sahibi olmaya cesaret edilemeyen ülkelerdeki hükümdarların kabinelerinde olduğundan çok daha fazla gerçek kamusal bilgelik ve tecrübe bulunur. Bunlara göre, sizin ehemmiyetiniz, kendi aklınızı tutarlı ve bilgece kullanışınıza bağlıdır.” Bütün bu söylediklerimizden çıkan sonuç, kadının toplum içindeki yerini sorgulamamız açısından önemlidir. Bilgili bir kadın, aynı değerdeki bir erkekle aynı fırsat eşitliğine hem kamusal alanda hem de ev içinde sahip midir? Çünkü Giddens’a göre, karşı cinsin sömürülmesi anlayışı, aile içinde kökleşmiş olduğu sürece, bu sorunun üstesinden gelineceğinin garantisi olamaz. Yani tek başına kapitalizmdeki endüstriyel işgücünün değişmesi ve insancıllaşması yeterli değildir. Bu doğrultuda önümüzdeki sorunlar, bir cinsin baskı görmesi sorunu, şiddetin artmasıyla meydana gelen güç ve iktidar sorunu ve dünyanın yaşama evreni ölçeğinde düşündüğümüzde ise ırksal ya da etnik baskı sorunudur. Acaba biz de insanları sınıflara ayırarak mı düşünüyoruz müminler olarak? Yoksa gerçekten dinimizin öngördüğü gibi, kardeş olarak görüp gelişmeleri için elimizden geleni yapıyor muyuz? Bir iş görüşmesinde kıyafet, güzellik, cinsiyet ya da görünürlük, bilinirlik, makam mevki sahibi olmak yani hep sadece dış kotalar mı etkili oluyor? Bu, tamamen kişinin insafına kalmıştır. İşveren sizden ne istiyorsa, tayyör, grand tualet olma, makyaj vs. onu yerine getirmezseniz yandınız. Saygı görmeme, en temelde yaşamın yitip gitmesidir. Sınırlar ve kotaları koyarken bence biraz daha düşünmeliyiz. Karşılıklılık ilkesi, kendimizi hep birilerinin yerine koyma, Kant’ın, Habermas’ın, Rawls’ın ve en çok da Kur’an’ın, son dönemlerde Nlp’nin bize öğrettiği empati duygusunu harekete geçirmemizi söyleyen öğütlerin bir gereğidir. Aslında bunlar, bizim insanca yaşama sebebimizdir. Ama biz, gündelik yaşam koşuşturmacasında başkalarıyla değil, Nietzsche’nin güç istenciyle hareket ederek, sadece kendimizle ve kazanacağımız maddi telaşlarla imtihan olmaktayız. Peki Kur’an bize bunu mu verir? Onun bize verdiği zekat müessesesi gereği belki hiç rahat uyumamalı, ilimle ilgili farz-ı kifaye için de öyle. Son zamanlarda eşitlik ve özgürlük ayrı ayrı olarak sıkça ele alınıyor. Aslında bizim isteğimiz, hem eşitlik, hem de özgürlüktür, böyle olmalıdır. Eşitliğin beklenmemesi gereken bir “aydınlanmacı” ideali olduğu, bu yüzden Müslümanların onu istememesi gerektiği, kadınların zaten doğal olarak hep farklı olduğu ve olacağı, eşitliğin İslam’da olmadığı, ve ayrıca başlarını açıp çalışan kadınların İslamcı kadının cinayetine sebep oldukları söylenmektedir. Bu durumda biz eşitliği savunuyoruz tabii ki.           En son tahlilde kadınların makul bir tarzda toplum içinde etkin olmamasının getirdiği sonuç, toplumumuzun geri kalmasına sebep olmaktadır. Buna neden olan sebepleri araştırıp, onlara yöneldiğimizde ve durum değişikliğine gidebildiğimizde belki o zaman İslam’ın daha önce olduğu zamanki gibi bir ilmi ilerlemeyi sağlayabiliriz diye ümit etmek istiyorum. Ama burada kadının kendisine düşen rol de hemen vazgeçmemek, başkalarının ona dayattığı hareketsizlik içinde bile hareket kabiliyetini yakalamaya çalışmak olmalıdır. Burada geleneği sorgulamak ve üzerinde yoğunlaşmak, bize yardımcı bir faktördür. Tabii ki kadına biçilen anne rolü mühimdir. Fakat bunun içinde bile ne yapabilirim sorusu da mühimdir. Bunu yapacak kişi kadındır. Peki sosyoloji ne yapmalıdır bu durumda? Kendini çok fazla bilimsel terimlerle boğmaktansa, bence eleştirel bir zihniyeti yakalayıp fıkıh alanıyla ve diğer alanlarla barışık yani ilgili olmalıdır.Dolayısıyla biz de her ne kadar eleştiri kültürü çok olmasa da, muhafazakarlığımız ve sinikliğimiz hep baskın olsa da, yine de Habermas’ın eleştirel aleniyet ilkesini hayatımızda etkin kılmalıyız. Onun Marksçı kişiliğine rağmen bize vereceği fayda hayatımıza hareket getirecektir.   


    Yazımızı Paylaşın;