• Ana Sayfa
  • Giriş
  • “imlacı”nın VEDA şiirinde an’ın bir masala dönüşmesi ve gitmenin muhayyerliği üzerine
image

“imlacı”nın VEDA şiirinde an’ın bir masala dönüşmesi ve gitmenin muhayyerliği üzerine

Müştehir Karakaya

Gece, bitimsiz doyumlar gibi insanı sardı mı, gecenin bütün kirli iplikleri güzel yıldızların yanar döner ışınlarına bağlanır. Ayak seslerimizi ancak gecenin örtüsüne sarıldığımızda duyarız. Yalnızlık veda gibi birşey. Gece ifritleri boynumuzun borcunu keyfiyetsiz bir urganla “an”ın ipince cinnetine bağlar. Şiir de bu cinnetlerin içimizde göveren dal budakları. Lafı sözde şişirmeyelim. Kimileri bütün anları sever kimileri de mevsimlere astığı hüzünleri. Yüreğin senkronu kırk kilidin otuzdokuzunu çevirir de kırkıncısında kapıda kalır.

Bu “Veda” şiirinde öyle bir zaman geçmiştir ki, zamanı zamana ulasam, geceyi gündüze, ayı güneşe, kışı yaza, ruhu tene bağlasam ancak gitme tadında bir tad kalacak dimağımızda. Şöyle başlıyor fotoğraf:


an gelir
kırk dişli yüreğin kırılır kırk yerinden
çiçekleri kör bir bahçedir göz
ağlamak beyhude
zaman geçmiştir


Kırk yerinden kırk dişli yüreğin zamanın devingenliği içinde, an be an gözleri kör ederek, vaktin zincirlerini, boğumlarını duyumsaya duyumsaya geçerek kırılmaktadır. Zaman ağlayan bir annedir aslında, ancak ağlaması da boşuna, kalb kırk yerden kırılmıştır, ağlasan ne, ağlamasan ne!

Biz konumuza dönelim yani İMLACI’ya, ya da bildiğimiz ismiyle Ömer Danişmend’e. Şimdi nasıl anlatsam, nasıl bir giriş yapsam, nasıl bir tahlile kalemimi dayasam bilmem ama onu ilk tanıdığımda “imlacı” ismini kullanıyordu. Bu müstearı neden kullandığını düşünüp dururken okuduğum her şiir ve yazısından sonra sinematoğrafik hayatını içine nasıl sığdırdığını ve bu imlanın altına nasıl gizlediğini keşfettim. İmlayla bir sorunu yoktu, ima ile bir sorunu olduğu apaçıktı. Bana Heraklit’in verdiği dersi takrarladı bir nebze. Heraklit ne diyor: “Çok bilgi insanı akıllı yapmaz!” Hani deriz ya, delilik uzun uğraşlar ve savaşlar sonucu bize verilmiş bir paye değildir.

Şehirlerinin üzerinde büyük büyük bulut kümeleri gördüm, salkım salkım barını boşaltmaya hazırlanan ama ne hikmetse boşalmayan, rahmeti geciken bir vaveyla! Var olan bu dünyada yok olmayı seçme sorunsalı, yüklü bulutları görmemizi sağlıyor. Hem var olduğunu sananlar, hem yaşadığını, hem yaşarken yaşamaya gayret göstermeyenler, yüce kalplerin yüce aşkları doğurduğundan haberleri de olmaz. Ancak yaşarken yaşamadıklarını algılayanlar şiirin kıyısında dururlar ve şöyle derler: Ey tanrımız, sen ruhlarımızı koru, şiirimizi de...

Sonra baktım başka bir yerde, başka bir cenahta ve başka bir aşk boyutunda Ömer Danişmend imzasını kullanıyor. Buna itiraz etmemiştim, bu daha somut bir göstergeydi, ne de olsa bir cismü cana bürünmüş bir hal. Tereddütlerim var hâlâ. Her neyse, arz ile gök arasında şiirini ok gibi kullanan, cismini yok sayıp bedenine her gün yeni bir çentik atıp kanatan ve damlayan kanından kağıt üzerine resimler çizerek onu film karelerine dönüştüren bir kalemşörden bahsetmek kolay değil. Sırrını ifşa etmek istemeyen bir adamla karşılaşırsanız bilin ki o tanrıya daha yakın durur, şiir kılıcıyla çarpışır, efsunlu iksirleri yaratır, güneşe açar ancak perdelerini, paradoksal bir yörüngede deveran eder, felsefenin ve mitlerin sicimiyle çitlerini sarmalar, yaz-kış yüce dağların doruklarına yaslar sırtını, üstüne serin gecelerin örtülerini örter, gündüzlerini de ibrişim kementlerle bağlar kapılara...

an gelir
dört yanın deniz
adam gibi bir adasındır
düş fırçaları kalbinde
ısırır alnını ter
tırnak içlerinde bir dünya yeşil
an gelir duvarların cebinde büyür


Duvarlarını cebinde büyüten bir adam ancak tırnaklarının derinlerinde yeşil yaprak açar dalları, etrafı denizle sarmalanmış bir adanın düşlerini kurar terli terli, içindeki duvara resimlerini çizer, bir film başlatır bu duvara karşı, dışarda yıkılmış bir dünya var gibi, yıkılmış duvarlar, taşmış denizler, kurumuş ağaçlar, meyve vermeyen bağlar... Bir adam bir adaya dönüşmüşse etrafı hep su, hep dalga...

Aşağıdaki dizelerde zaten yarım bıraktığı anlatımını ve dönüşümünü anlatıyordur, böyle bir insanın sözcüklerden nasıl bir dünya kurduğunu, çığ ve uçurumun nasıl bir kalbi değiştirdiğini ve kendine düşman, kalbine düşman, kalplere düşman kestiğini... Bir başkası olmak ve bir kalbin bir kalbe düşman kesilmesi... An, şimşek gibi bir parıltıdır, çakar ve kaybolur ama bıraktığı iz, bir uçurum boşluğu, ya da dev kütlesiyle bir çığ kayması. Bir kalbin uçuruma sürüklenmesi, bir çığın altında kalması neyi ifade eder, bir kalbin bir kalbe düşmanlığı neyi anlatır?

o bir başkasıdır artık
hep böyledir
sen bir başkası
sözcükler kuşatır sözcükleri
ve çığ
uçurumları
an gelir
kalbin kalbine düşman kesilir


Kendi yalnızlığını ören bir yürek, kendine bir ada çizen bir fırça, düşlerini kanatarak yeşilliğini söndüren bir bahçe, dışındaki duvarları yıkarak içindeki duvarı besleyen bir ruh, bir anın aymazlığından, yalnızlığın kollarına atan bir vedanın şaşkınlığını yaşadıktan sonra gelen bir cinnettir.


tütün sararsın
jilet kesilir tırnakların
hırkasız bir derviş gibi
güneşe boyarsın yüzünü
an gelir
parmakların şarkı söylemeye başlar
şaşırmazsın

Böyle olduktan sonra ne oldu? Zamana hapsoldun işte. Zaman eski çarklarını kırdı, halüsünasyonlar görülmeye başlandı, ellerin titremeye başladı, kesti etini, soyunuyorsun elbiselerinden öyle çıkıyorsun dış dünyaya, belki bir meczup gibi, parmaklarının şakır şakır şarkı söylediğini duyarsın, gözlerin velfecr, sen çekersin acını, tef çalar başka diyarların firarileri ve şaşırmazsın üstelik bilirsin üzülmek senin kanadına nakşedilmiş bir kimya...


üzülmek yazılmış kanadına
hayalet fahişe emzirir yüreğini
yatak dev
cüce kadınlar üşüşür benliğine
tanrı yorgun
an gelir
ölüm bir çocukluk hastalığı gibi yapışır yakana
acı acıdan büyük
ölecek gibi düşünürsün
ağaçları düş peygamber dalı
an gelir
su ateştir
ateş su
sen o
şapkası kel bir şiir gibi kıvranır ölüm


Beklediğin bir an var, belki bilerek bekliyorsundur o anı, belki unutulmak seni yorgun düşürdü, belki ölüm gecikmeli bir tren, belki su ateşini söndürmüştür, bunu beklemiyorsundur, el attığın her heykel kuma dönmüştür, dev zannetiklerin birer cüce, uyku virüsleri küçük yatağını da devleştirerek yüreğindeki hayaletleri ölümle sınıyor ve seni küçücük yatakda yorgun bir tanrı gibi hafakanlara bırakıyor. Böyle demeliyim aslında şiirdeki bitimsiz sinema karelerine dönüşen morfozu. Biliriz ki ateş ateşi söndürmez, su da suyu. Ancak su ateşi söndürür, ateş suya değdiğinde hangisi güçlüyse diğer elementi içine hapseder. Ateş güçlüyse su kaynar, su güçlüyse ateşi söndürür haliyle. İkisi de güçlüyse ikise de ölüme götürür. Şiir, morfozun içinde kendini ölüme terketti.

Yukarıdaki bu dizelerde ayrı bir açılmaz kapı daha var, ölümün bir çocukluk hastalığı gibi yakaya yapışması... İlginç bir benzetme aslında. Çocukluk hastalığı çocuklukta ise, çocukların hastalıklardan çok öldüğü, henüz tıbbın gelişmediği, doktorların bulunmadığı, boğmaca, kızamık, çiçek hastalıklarından ölen binlerce çocukları hatıralara getiriyor. Büyümeden toprağa düşen çocukları, masum ve günahsız... Bunlar aynı zaman peygamberlerin sıfatlarıdır da. Ya da çabuk kanmak ve her söylenene inanmak gibi... Veya henüz sorumluluk almamak gibi, hayatı tozpembe görmek ve acı çeken yanlarını görememek gibi... Doğrulttuğu silahın bir gün gelip ona döndüğünü bilememek, yani o tecrübeden yoksun olmak gibi. Eh yaşam bu, vedanın, ayrılığın ölüm ile tartıldığı nice anlar vardır, nice vedaların bir oyun gibi rus ruleti oynattığı zaman, acıların büyüdüğünü görerek yıkılmak, ancak peygamberlerin düşleri yorumlama gibi düşleri yorumlamaya başlarız, vedadan sonra o anı düş ülkelerine şiir yaparak...


an gelir duymaz olursun
ne kendini
ne onu
aklının içinde eksik damarlar
ırmakları yetim bir gülüş gibi
yıldırımları bakir bir sevince muhtaçsındır
ellerin topraktan seslerle yıkanmış
kirpiklerin toz içinde
an gelir
hakikat bir masal olur


Sonra, evet sonra, sonraları, hep bir an gelir zaten tüm gerçeklerin bir masaldan ibaret olduğunu anlarsın. Nice ırmaklarla aktığın anlar masal, tozup gezdiğin toprak masal, aşk oklarının bağrını delip geçtiği gerçekten uzak rüya ile barışık sevinç çığlıkların masal, damarlarını çatlatan öyküler masal, şehirlerin tüm kapıları masal, ruhun ruha değdiği anlar masal, tozu dumana kattığın çılgınlık sayfaları masal... Kötü mü bu, belki değil, şairlerin masalları biterse kendileri de biterler diye düşünmekteyim. Biz masallarla büyümüş bir dönemin gerçek tanıklarıyız. Gölgelerimizle iyi oyun oynarız, hayalden gerçek, gerçekten hayal üreteniz. Ölüm, şairin dediği gibi veda gerçekleşmeden, yüzümüz buzdağlarına çarpmadan, beyaz fırtınalara rotalarımızı çevirmemişken, güneş soğutmamışken bedenimizi ve ruhumuzu, ipi iyi göğüsleyen koşucularız.


bir gölge oyunudur bu
içindeki güneş soğumuş ve
yüzün bir buzdağına çarpmıştır
an gelir
rotası beyaz fırtınaların sonuncusu
ölüm
kapı aralığından fısıldar sana

zaman geldi
an gelir

gitmek gerekir


Eğer gelirse kimisine o an, iyi gitmek gerekir. Gelmesini iyi bilmeyen, gitmesini iyi bilemez. Şair bunu finalde gitmenin mecbur olduğu anı kıvırmadan direk söylüyor. Gemi battıktan sonra kalanların halini kimse tasavvur bile etmek istemez. Şair, zamanın geldiğini fısıldayan sese, gitmenin dayanılmaz acısını ekleyerek “veda” vaktinin ölüm haykırışları olsa bile o anın tekrar masallarına geri dönmek olduğunu elbette ki biliyordur.
1 Aralık 2010


    Yazımızı Paylaşın;