Damıtılmış Acılarımız

Dr. Mehmet Akif Şahin

Zamanın avlusunda bekleyen yolcularız, uzun bir yola çıkacak kervanı bekliyorduk. Serüvenimiz mazinin külleriyle yoğrulmuş. Güz günlerinin gazelleşen anılarıyla gözlerimiz kısılmış. Geriye dönüp bakmıştık, arkamızdan büyüyen boşluğu görmemiştik. Her gün bir şeyler yaşamıştık, yaşadıklarımız bilinmemişti. Merhametin kollarına sığınmıştık. Çoğu zaman aç yarasalar arasına düşmüştük. Her yanımızı kuşatılmıştı. Sonra çok zaman geçti. Uyandık. Şehrin gözleri yoktu, yarasalar tarafından çalınmıştı. Bunu bir biz, birde güneşin gölgesine sığınmış sır bekçileri bilirdi. Bu sırrı karanlığın sabah kuşları kursaklarına gizlemiş. Çağdaş şarkıların nakaratlarını mırıldayan dilsiz kuğular bunu bilmezdi. Biz bu sırrı gökkuşağına saklardık. Şehrin dudaklarından bu sır çıkmazdı. Biz anlardık ve gecenin mahmur dileklerine anlatırdık.

Şehrin her yanında anıtlar vardı. Kalabalıklar içinde kanat çırpan plastik tanrıları gezerdi. Her gün bu tanrıları alkışlayan birileri vardı. Bu tanrıların kulları, masallar ülkesinin perilerini getirmişlerdi. Onlar şehre medeniyetin beşiğini armağan etmişti. Şehir modern dünyanın eşiğinde kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraşan bir ütopya değildi. Yeryüzünde ideolojiler büyümeye başlamıştı. Ayrık otu gibi yayılmıştı. İnsanlığın duyguları bölünmüş. Sabah mutlu akşam hüzünlenir olmuştu. Her yer izm’lerle dolmuştu. Kapitalizm büyüyen bir gölgeye dönüşmüştü. Her geçen kendi mağdurlarıyla hesaplaşma arenasında buluşurlardı.

İnsan türü içinde bizlerde vardık. Zamanın bize söylediklerini sadece dinlerdik. Bizler sokak aralarına sıkışmış, bir gürültünün peşine takılmıştık. Sürekli savaşırdık. Modern çağın zencileri gibi bu hesaplaşmanın ortasında kalmıştık. Her birimiz varlık savaşıyla meşgul edilirdik. Bize kara sevdalılar denirdi. Bu savaşın zorlanmış gönüllüleri olmuştuk.

İnsani değerler aklımızın ucunda geçerdi, bize her zaman ulaşılması zor bir sığınak olarak masalların sonları anlatılırdı. Ruhumuzun asaleti uzay boşluğunda unutulmuş meteor parçalarıydı. Çoğu zaman boynumuza astığımız kahramanlıklarımız bilinirdi. Ama önemsenmezdi. İnsanlığın serüven her yanımıza dağılmıştı. Atmosfere girerken bir yıldız kayması gibiydi.

Şehir, varoluş gerçeğinde habersizdi. Biz yalnızlık içinde biçare kalmıştık. Herkes farklı bir fotoğrafın hüznüne gizlenmiş bir şekilde yaşıyordu. İnsanlık değişim geçirmişti. Demokratik gibi görünen sistemleri taklidiydi. Hukuk diye anlatılan bir öyküye tutunmuştuk. Kentin kollarında derdest edilmiştik, ruhumuz kaybolmuştu. Devlet olmanın kuralları vardı, elbet öğrenmiştik. Ama umursamadan geçip gitmiştik. Bazı zamanlar askıya alınan günlerin ertesini beklerdik. Sonunda aralıksız karanlığa gömülen anılarımızı unutmak için dilek tutmuştuk. Caddeler şölenlerle büyülenmişti. Köşe başlarında gizlenip sokak lambalarının ışıklarını gözetlemiş. Günler geleceğin içine doğmuştu. Işıklarla büyülenip yakamoz dağıtan bir dalganın rüzgârıyla geçerdi. Suskun yağmurların tez parlayan şimşekleri gibi bir tılsımın habercisiydik.

Hüznümüz katlanmış sol cebimizde beklerdi. Acıları unutmak istercesine yeni umutların peşinde koşardık. Yasaların işlemediği dönemleri, siyasi müzelere anıt olarak yapmışlardı. Modern vesayet uygulamalarının olduğu zaman dilimlerini unutmuş. Mekânı zamanın ruhuna terk etmiş, kırlangıçlar gibi, şehrin kollarında firari gezginlerdik.

Çağa ulaşmıştık. Ellerimizde oyuncaklarımız bekliyorduk. Önümüzde uçsuz bucaksız bir gökyüzü vardı. İnsanlık anıları bir hayalet gibi sokakları, caddeleri dolaşıyordu. Şehrin teninde keşfedilmeyen siyasi anlayışlar, kabuk değiştirmiş, dini jargonlarla toplumsal vitrinleri süslerdi, sonra onlar plastik mankenler olarak diziliyordu. Sivil örgütlenmeler; değişen zemin kaymalarında yepyeni yapay donanımlı maskelenmiş klikler yaratıyordu. Bu etkilenmişlikler sadece insanların ruhuna değil, beton binaların sessiz duvarlarına da siniyordu. Gelişmişlik abidesi sayılan yeni nihilist söylentiler atmosfere yayılıyordu. Tabanı olmayan varsayımlar gökyüzünden ithal edilip modern dünyanın yeni önderleri yazgımızı sorguluyordu. Her yeri kaplayan ışıklar, yıldızlar gibi caddelere donatılmıştı. Zeminleri kaypak olan düşünce müsveddeleri mumyalanan bir ceset gibiydi. Şehirde anıtlaşan bir hokkabazlık oyunun içinde figüranlıkları sergileniyordu. İnsanların gölgeleriyle tanımlandığı bu çağın eşiğinde bunlar yaşanıyordu.

Biz sessiz akşamların dizlerinde uyuyorken, her oyunda kaybeden budala bir kumarbaz gibi tekrarlayarak aynı riski almanın heyecanını yaşıyorduk. Kapitalizmin eşiğine gelmiş olmanın burukluğunu algılıyorduk. Dayanılmaz acılar çektiğimiz kaldırım taşlarının çığlıklarını duyuyorduk. Geçmiş zamanın eskimiş sözcükleri, mushafların arasında uçuşup kendi yerlerine dönüyordu.

Öldürülmüş kimlikleriyle insanların önüne, bireysel tercihlerini sınırlandıracak açmazların konulduğu zamanlar, önümüze bir meze gibi diziliyordu. Aşkın ve tarihin fotoğraf albümü yeniden dizayn ediliyordu. Komisyoncular şehrin anılarını tazelemek için gün ışığına gölge olan kalabalıkların arasına sızıyordu.

Biz damıtılmış bu acıyı künyemize işliyorduk. Damıtılmış acılarımızla süvarileri bekliyorduk


    Yazımızı Paylaşın;